Lifelog of Musa Yılmaz

Bu Kalp Seni Unutur mu?

Lisedeki tarih kitaplarimiz anlatmayi 1950 lere gelince aniden kesiverir. Türkiye çok partili seçimlere, muhalefete ve DP iktidarina kavusunca sanki öykümüz bitmis idi… Yazilmayan son 50 yilda yasadiklarimiz anlasilan kitaplari kesip biçenler için gereksiz idi.

Yillar boyu 20. yüzyilin 2. yarisinina dair öyküleri parça parça dinledim hep. Takviminden kopup yere savrulmus ve karismis yapraklar gibi sirasini bilmeden ögrendim.

Sonrasinda Tomris Giritlioglu sayesinde Hatirla Sevgili bosuklari doldurdu, takvim sayfalarini siraya soktu, bilinmeyen o 50 yilin 30 unu ekrara tasidi. Her bölümü müthis bir keyifle izledim, ögrendim…

Geçmisini bilmeyen toplumlarin gelecegi karanliktir, orta asya dan çikis öykümüzü anlatirken yakin tarihimizi yok saymak terk eden sevgiliyi eski resimlerden kesip çikartmak gibi geliyor bana. Resimde görünmese bile, eksik kalan kocaman bir yara, bir bosluk gibi duruyor aslinda.

bilmek, ögrenmek ve anlamak o boslugu geç bile olsa ancak doldurabiliyor… o yüzden kim ne derse desin her zaman Hatirla Sevgili benim için özel ve anlamli kalacak.

Hatirla Sevgili’nin tam da biraktigi yerden, 80 darbesinden itibaren öyküsünü (ya da öykümüzü) anlatmaya baslayan ise Bu Kalp Seni Unutur mu? oldu. Tam da bekledigim oldu aslinda, 80 ler benim çocuklugum 90 lar ise gençligim… hafizamin tozlu raflarindan neleri hatirlayacagimi çok ama çok merak ediyorum.

Bukalpseniunuturmu

Aslinda bu dizi için ironik bir isim, hani meshur toplum sloganimiz var ya “Türkiye seni unutmayacak / gurur duyacak”… Darbe ile kanadi kirilan onca insan darbeyi unutabildi mi? Hiç sanmiyorum.

Dizinin 3. bölümünü izliyorum bir yandan, bir yandan bu satirlari yaziyorum….

Bazi cümleler öyle çarpici ki, ve ülkenin simdiki “flas” gündemi ile öyle alakali ki…. daha demokratik bir anayasaya sahip olmayi ve aklimdan geçenleri korkmadan buraya yazabilmeyi isterdim.

Simdilik 70 lerin sonunda bir kusagin nasil da acimasizca ezildigini izliyorum; 12 eylül ün bilançosunu ise rakamlardan biliyordum sadece.  Rakamlar canlandi ekranda, insan yüzleri aldi her bir rakamin yerini.

{ 1 Comment }


Kemirgen seven uzaylilar: Visitors

İlk gençliğimin efsane dizisi idi; nasılda heyecanla izlerdim. O zamanlar büyüyünce uzay yolculuğu yapabileceğime inanıyordum ya neler ile karşılaşacağıma dair hazırlık yapıyordum kendimce (Hemen GraphJam den enfes bir alıntı yapayım; Kaynak)

Dizide neler olup bittiğini bile hala anımsıyorum; ziyaretçilerin ilk gelişlerini, gizli planlarını, kaçışlarını ve geri dönüşlerini… nefes kesici idi. Hatta geçenlerde yeniden bulabilir miyim diye forumları taramıştım ama sonuç çıkmamıştı. Çok mu içten istemişim nedir, keşke başka 1–2 şey daha isteseymişim.

Dün gece yarısı, tesadüf eseri serinin yeniden çekildiğini ve gelecek çarşamba ilk bölümünün yayınlanacağını öğrendim.. Elbette havalara uçtum, tam olarak ayaklarım tekrar yere basamadım bir türlü. Tek suçlu dizinin enfes Promo videosu.

{ 2 Comments }


Emmy ödüllerinin ardindan; MadMen

Sevemedin ben bu MadMen i bir türlü. Geçtigimiz yil en iyi tv dizisi ödülünü alinca bir sans vereyim istemis ve oturup bütün 1. sezonu izlemistim.. yalan söylemeyim burada, ilk sezonun sonuna dahi ulasamadim.

Madmeen

Bir dönem dizisi olarak müthis; özellikle görsel anlamda… Fosur fosur sigara içen amerikalilardan, ofisteki daktilolara kadar hersey muhtemelen dönemin aynisi. dizide merak uzandiran tek konu sigara mevzu olmustu; biraz arastirinca aslinda organik temelli sigara ile alakasi olmayan birseyler içtiklerini okumustum.

Sevemedim bir türlü diziyi ama; denedim de olmadi. Hala da anlamadim, neden bu kadar seveni var diye. Hatta dün aksamki ödül töreninden sonra (bu sene de en iyi dizi dalinda emmy ödülünü kapiverdi) saskinligim kat ve kat artiverdi.

TV dünyasinin Oscar i hayal kirikligi yaratmaya devam ediyor bende malesef…

En basta “The Big Bang Theory” deki inanilmaz oyunculugu ile Jim Parsons’a bir heykelcik uzatamadiklari için.

Bbthry

Sirf yukaridaki sahne için bile izlemeye deger aslinda.

{ 1 Comment }


Sonunda izledim; Mustafa

Ne çok konuşuldu değil mi? Can Dündar ın kaleminden daha henüz çıkmadan internet sayfasından takip etmeye başladığım, beyazperde de boy gösterdiği zaman “nefret” oklarına hedef olan Atatürk belgeseli: Mustafa.

Aradan çok zaman geçti ve ben daha bu akşam izleyebildim… Geç kalmış hüzünlü, keyifli ve duygu yüklü bir akşam geçirdim. Biraz koyu siyah kahve, bir dilim de pasta eşlik etti bana bu 2 saatlik yolculukta.

Akşamın sonunda biraz gözyaşı, bir parça gülümseme, biraz keder ama en çok kıvanç ve sevgi ile kalkıverdim ekranımın başından.

..ve bunca zamandır kopan tartışmaların sebebini, kaynağını, niyetini anlamaya ve çözmeye çalışıyorum hala kafamda.

Karanlıktan korkar mıydı gerçekten? Yoksa uzaktaki toz bulutunu isyancıların ayak sesleri mi sanmıştı? Çok mu içerdi her gece köşkünde? En büyük korkusu hepten unutulmak mıydı?

Bütün bunlar gerçek ise, artık o bildiğimiz ve sevdiğimiz Mustafa Kemal değil miydi? Yoksa sadece duymak istediklerimizi beklerken, masada/ekranda umduğunu bulamayan misafir hırçınlığımız mıdır?

Yukarıda saydıklarım 2 saatlik filmin 5, bilemediniz 10 dakikasını işgal ederken… belgeselin kalan zamanı boyunca Mustafa Kemal in hayatını nasıl ülkesine ve halkına adadığı anlatılırken, imkansız denilecek devrimlerine nasıl müthiş bir aşkla sahiplenmesi gösterilirken, hasta yatağından son vilayet Hatay için doktorlarına inat nasılda kalkıp yollara düştüğünden bahsedilirken, yok olmanın eşiğindeki ülkesini önce kurtarıp sonrasında kurduğu bütün film boyunca anlatılırken…

5 dakikaya takılıp kalmak, hakaretler savurmak, öfke kusmak, filmi nefretle anmak; sadece ve sadece görmemektir, bakıpta görememektir.

Karanlıktan korkan adam; mum alacak parası bile kalmadığı zamanda para ve silah bulup kurtuluş savaşını başlatmıştır!

Uzaktaki toz bulutuna aldanan adam; yüzlerce yıldır saltanat altında yönetilen bir toplumda o tacı taşıyana karşı gelmiş, tek başına anadolu yollarına düşmüş ve halkını bir araya getirmiştir!

Unutulmaktan korkan adam; imkansız denileni başarmış ve on yılda on beş milyon genç yetiştirmiş ve kurduğu ülkeyi onlara emanet etmiştir!

Diyelim ki gerçek bütün bu söylenenler; O’nun başarılarının ve eserlerinin yanında ne önemi var ki? Bir parça bile olsun eksilir mi hiç liderliği, zayıflar mı hiç kumandanlığı, söner mi hiç devrimleri, sallanır mı hiç gönlünüzdeki yeri?

Zaaflarımızın bizi biz yaptığı gibi, O’nu daha çok insan yapar sadece.

{ 2 Comments }


Yagmurdan kaçan

Avrupa kültür başkenti olmasına 3–4 ay kalmış iken İstanbul da uçağa yetişmek isteyenler otoyolda boğuldu…

Ankara da belediye başkanı halkın komuşuluk ilişkilerine el attı; sel geliyor üst kat komuşunuza sığının dedi…

Gülsem mi ağlasam mı bilmiyorum?

Arşivleri karıştırıp bu enfes yazıyı okuyorum; Can Dündar ın kaleminden 12 sene önce çıkıvermiş satırlar (Kaynak)

Ayri bir dünyada yasiyorduk yagmurdan önce…
Devasa bir otoyol, kivrila kivrila uza yarak, bizi o modern tapinaga bagliyordu.
Çalistigimiz bina, 20. yüzyil mimarisinin final gösterisiydi adeta… Çifte güvenligi asip, ‘disa­ri’ya hiç benzemeyen bir uzay üssüne giriyorduk, Burasi bilgisayar donanimi, uydulari, haberlesme agi, bürolari ile çölün ortasina yanlislikla konmus bir uzay gemisi gibiydi. Pencerelerimi zin fümesi, ‘çöl’ün vahsiligini perdeliyordu. 100 metre ötede yasayanlar dan biri içeri çagrilsa, ayri bir ülkeye geldigini sana bilirdi neredeyse…
‘Içerde’ güne, Internet araciligiyla Paris Louvre müzesindeki empresyo nist koleksiyonunu izleye rek baslayabiliyorduk, 100 metre ötede, “disarida”, günes, belediyenin ucuz ekmek büfesinin önündeki kuyrugun üzerine doguyordu.
Hirçin dalgalarla çevrili bir adada hamak kurmus oturur gibiydik.
Sonunda deniz kabardi. Dalgalar adayi basti. Ve bir hirçin yagmur, güvenlik kilidini önüne katip, silip süpürdü içeriyle disari arasindaki uçurumu…
‘içeri’, ‘disari’ya benzedi.
 
Ece Ayhan yillar önce yazmisti, “sizin yasam standardinizi, yasadiginiz ülkedeki hayat vasati belirler” diye…                                  
Ortalama hayat sefil bir düzeye inmisse, evinizin çevresine çelik duvarlar da örseniz nafiledir…Bir sabah, yalinizin önünde, komsu gecekondularin kanalizasyon artiklarini buluverirsiniz. Altin kaplama musluk takimlarinizdan su akmaz , milyarlik otoyollarinizda sol seritte seyreden bir at arabasini sollamak için yirtinirsiniz. Avustralya’dan modem araciligiyla geçmeye çalistiginiz “Çag Atladik” baslikli yazi, kenardan akan derenin tasmasi sonucu elektrikler kesildigi için gazeteye ulasamaz.
Toplumsal ortalama, çagi yakalayamamissa siz tek basiniza çag atlayamazsiniz.
Çünkü refah da ask gibidir, paylasildikça güzellesir.

{Comments Off}


“Knowing” hakkinda

Geçen haftasonu Nicholas Cage’in basrolünde oynadigi Knowing/Kehanet i izledim. Normalde filmi henüz izlemeyenleri düsünerek detaylar hakkinda yorum yazmaktan kaçiniyordum, ama bu film hakkinda bir yazmak istiyorum. O yüzden henüz izlememis ve de izlemeyi planliyanlar lütfen yazdiklarimi okumasinlar.

Know

Filmi izleme sebebimi en bastan söyleyim; çok yakindan takip ettigim bir forumda pek çok kaliteli ve son dönemde popüler olan filmler arasinda, forumun sabit olan basliklari arasinda görünce karar verdim. Oysa film ne kadar kötü olursa olsun oyunculuklari ile Türkiye de garanti gise basarisi gösterecek iki amerikan aktöründen biri olan Cage vardi basrolde; digeride malum Bruce Willis. Filmin forumda yükselmesinin tek sebebinin bu olduguna eminim artik.

Oyunculuk derseniz; süphesiz Cage çok iyi… ama tek basina bir filmi kurtarabiliyor mu? Malesef hayir. Evet, belki son dönemin en soguk (ama çekici) yüzü Rose Byrne bir nebze filme kadin dokusu eklemis, bir anlamda “yalniz adam” liktan çikarmis filmi.. ama malesef kurtarmaya yetmemis. Oysa, Byrne in “Damages” dan bayildigim o keskin oyunculuguna senaryoda biraz daha yer verilseydi çok daha basarili bir film çikabilirdi. Malum, Hollywood gise garantisini riske atmamak için klasik bir “tek adam” filmi daha üretmek istemis.

Tek adam demisken: karisini bir otel yangininda kaybetmis, oglu ile tek basina kalmis bir bilim adami. MIT profesörü ve (burasi can alici nokta) bir rahibin oglu. Malum, amerikan sinemasi bilim ve din mevzularini birbirleri ile çarpistirmayi pek bir seviyor oldu. Özellikle benim çesit çesit umut ile izleyip sonunda hüsran duydugum 1997 yapimi Contact filminde oldugu gibi. Rahip ve oglu iliskisine kisa bir gönderme var filmde ve anladigim kadariyla ogul babasini (bir anlamda dini) reddedip bilimi seçmis ve uzun zamandir babasi ile konusmuyormus. Baba ile tekrar konusma filmin sonunda gerçeklesiyor, kiyamet kapiyi çalinca elbette. Malum, bilim insanoglunu kurtaramayinca…

Knowing in bana göre tek basarili oldugu konu, Hollywood in uzmanlik alani olan New York un yerle bir edilme sahnelerindeki görsel zenginlik. Elbette, film sonundaki 1–2 dakika için izlenmez ama bu konuda takdir etmemek mümkün degil gerçekten. Evet, biraz da “Signs” da oldugu gibi gizemli, sebebi ve gizemi bir türlü açiklanmayan siyah taslar dagitan ve bana daha çok vampirleri çagristiran uzaylilar boy gösteriyor film boyunca. Ama yaratilmak istenen ve kiyamet filmlerinin o olmaz ise olmazi gerilim konusunda uzaylilarimiz sinifta kaliyor bu sefer.

Bana göre filmin en komik sahnesi uzaylilarin vampire benzeyen insan görünümlerinden siyrilip seffaf ve parlayan melek görünümlü uzayli hallerine dönüsmeleri idi. Bununla da yetinmeyip, nuh’un gemisi görevini üstlenip seçtikleri veletleri baska bir dünyaya tasiyarak insanoglunu yokolmaktan kurtarma amaci gütmeleri ise bardagi tasiran son damla oldu. Filmin çocuk oyunculari için vasat demek bile içimden gelmiyor. 2 saat boyunca degismeyen donuk ifadeler, ölüm karsisinda bile kayitsiz kalmalar ve en komigi yeni dünyalarina birakildiklari anda ilk defa gülümsemeye baslamalari. Eger insanoglu seçilen çocuklardan devam edecekse, ben filmdekileri kiyamet halinde kurtarilmak üzere kesinlikle seçmezdim.

Daha fazla içimdekileri döküp saçmayim ortaya. Kisacasi, “Kehanet” bir hollywood tekrar filmi ve hatta ondan bile kötüsü.

{ 1 Comment }


Güz Sancisi

Dün, kitabini okudugum ve de uzun zamandir izlemeyi istedigim bir filmi izledim. Yilmaz Karakoyunlu nun kaleminden, “Hatirla Sevgili” nin yaraticisi Tomris Giritlioglu nun elinden çikan mükemmel bir film olan “Güz Sancisi” ni izledim.

1955 yilinin Eylül ayinda Istanbul Beyoglu çikan yagma ve yikimin ortasinda yasanan bir ask öyküsünü anlatan, kitap ile “kismen” benzerlikler gösteren; o dönemi ve olan biteni gözlerimizin önüne seren çok basarili bir film idi gerçekten.

Gs

Yine “Hatirla Sevgili” tadinda hafif sari tonlarina sahip, Beyoglu nun arnavut kaldirimlari ve yüksek tavanli eski binalari arasinda çekilen, yakin tarihimizde çok da hatirlamak istemedigimiz bir dönemi anlatan, güçlü kadrosu ile gerçekten göz dolduran.. gise rekorlarinin sinema yi sinema yapmadigini bir kez daha ispatlayan, belgesel tadinda bir basyapit.

Yakin zamanda DVD sini edinip yeniden izlemeyi düslüyorum!

PS: Beyoglu’nun eski binalarinin bakimsiz halleri geliyor gözümün önüne, sonra Viyana daki eski binalarin nasil da korundugunu, nasil da o yüksek tavanli evlerin hem içlerinin modern hem de dislarinin klasik kaldigina giptayla bakiyorum.

{Comments Off}


Ataçkafa 2010 da yeniden aramizda.. mi?

Microsoft Ofis in 2010 sürümü için sahane bir reklam hazirlanmis; hatta 2003 ofis ile ortadan kaybolan o meshur mu meshur “help” animasyonu clippy ya da ataçkafa nin mezarinida görüyoruz bu reklamda.

Clippy

Kimbilir belki 2010 da yeni bir imajla geri döncecektir!…

 

Türkiye den tünel kazmak isteyenler için Youtube adresi: http://www.youtube.com/watch?v=VUawhjxLS2I&feature=player_embedded

{Comments Off}