Lifelog of Musa Yılmaz

Pixar’dan “Seni Leylekler Getirdi” Hikayesi; Partly Cloudy

Her aksam oturup izliyorum bu kisa filmi. Zaten topu topu 4 dakika sürüyor.

Cloudy1a

Sanirsam en son filmleri “Up” in dvd sinin içinde yer aliyor.

Müthis tatli, tebessüm ötesi bir hikaye…

Keyifli seyirler!

{ 1 Comment }


Sosyal Ben; Facebook, FriendFeed veTwitter

Klasik bir internet jargonu var ya; web 1.0, 2.0, 3.0 diye giden bir rakamlar sirlamasi. Muhtemelen 1–2 yüzyil sonra tarihçilerin diline düsecek bu jargon ya..  Iste o siralamada web 2 dedikleri sinifa en çok oturan bana göre sosyal medya oldu. web 1 içerisinde forumlarda önce çosan ama sonra bogulan internet kullancilari, son 5 yilda binbir çesit web sitesi ile farkli bir iletisim kültürü olusturdular.

Hemen Web 3 hakkinda kaba bir tahmin yürüteyim

  • Mobil iletisim; özellikle internet günlük hayatimiza daha çok girdiginde (daha çok nasil girecek demeyin, bana göre daha yeni basladik) ve 4. nesil cep telefonu teknolojisi LTE yayginlastiginda PC (hem desktop hemde laptop) satislarinin azalacagini ve daha çok minik bir cep bilgisayari konumundaki mobil cihazlar ile interneti kullanacagimizi bekliyorum. Bununla birlikte mobil cihazlardan öte bu cihazlar ile neler yapabilecegimiz öne çikiyor: mesela Augmented Reality (Terminatörün Gözleri)
  • Akilli web; bu konuda çok bir bilgi birikimim yok, basit bir örnek vermeye çalisacagim sadece. Google in haber alarmlari gibi web üzerine kendi arama motorumuzu olusturabilecegiz. Mesela laptop sabit diskinizi degistirmek istiyorsunuz ve WD in 7200 rpm lik bir ürün çikartmasini bekliyorsunuz (varsayalim). Böyle bir ürün piyasaya çiktiginda, alisveris sitelerinde görüldügünde size eposta/sms yollayan bir internet tahmin ediyorum. Bakalim hepbirlikte bekleyip görecegiz.

Konudan daha fazla ayrilmadan sosyal medya ya geri dönüyorum. Bu yazida daha çok sosyal medyadaki kendi izlenimlerimden bahsetmek istiyorum.

Ilk basta olmaz ise olmaz: Facebook

Facebook

Türkiye’de henüz kimsenin haberi yok iken, facebook a epey bir sene önce ilk defa üye olmaya kalkistigimda benden .edu uzantili bir eposta adresi istemisti. O zamanlar sadece amerikan üniversitelerinde okuyan ögrencileri kabul ediyordu ve malesef metu.edu.tr uzantili posta adresimi kabul etmemislerdi. Anlayacaginiz 1–0 malup baslamistim.

Facebook un dünyaya açilmasi iste .edu eposta adresini zorunlu kilmaktan vazgeçmeleri ile basladi. Sonrasinda bir çirpida bizim ülkenin yarisi sitede hesap açiverdi. Tipki cep telefonu olmayan insanlari “aaa yok mu? nasil olmaz?” gibi cümleler ile yadirgadigimiz gibi artik facebook hesabi olmayanlarida kiz vermez olduk. En son duydugum Türkiyede 10 milyona yaklasan bir kullanici sayisi idi, ülkenin 1/7 si sayilirki ciddi bir rakam.

Kimi zaman keyifli gelsede malesef facebook ta artik nitelikten çok nicelik ön planda. Kimin daha çok arkadasi var? dan tutunda “Patlicani sevmeyen 1 milyon kisi bulabilirim” gibisinden gruplar ile doldu tasti. Artik tanidiginiz insanlarin arkadaslik tekliflerini kabul edip etmemeniz bile kisisel iliskilerinizi etkileyecek, sosyal olarak dislanmaniza sebep olacak seviyeye ulasti.

Facebook iste tam bu noktada vurdu bizi; “tanisiyoruz” ile “arkadasiz” arasindaki koca ucurumu kaldirdi ve arkadas gibi canim bir kelimeyi manasizlastirdi.

Hoslanmadigim ama arkadas olarak eklemek durumunda kaldigim insanlari “Hide” yaparak kendime has bir “news feed” yaratmayi basardim sonunda. Fakat facebook ta ciddi bir paylasim yapmiyorum artik. Bu siralarda sitenin en çok isime yarayan tarafi kimin evlenip, kimin çocuk sahibi oldugunu ögrenmek… onun ötesinde dedigim gibi hesap sahibi olmak artik neredeyse zorunlu oldugu için tutuyorum.

Beni en çok rahatsiz eden konu ise facebook taki asiri irkçi yaklasimlar. Herhangi bir politik gündem degisikliginde sanal alemde kabaran çosan kitleleri görmek, özelliklede “arkadas” diye eklediklerimden rahatsiz edici basliklar görmekten hoslanmiyorum. Üstüne birde beni böylesine “keselim biçelim” tadindaki gruplara davet etmiyorlar mi, hasta oluyorum cidden.

Gelelim ikinci göz agrim FriendFeed e:

Friendfeed

Aslinda ilk çiktiginda fikir muhtesemdi. Youtube dan lastfm e kullandiginiz bütün sosyal paylasim sitelerini ekleyip tek bir harman yapiyordunuz. Sizi takip edenler, twit lerinizden tutunda, youtube da en son hangi video yu favori ettiginizi news feed tarzinda takip edebiliyordu, hala da bu özelligini devam ettiriyor. Farkli olan tarafi, insanlarin bu feed lere yorum yapabilmesi idi. Facebook bu özelligi FriendFeed den çaldi, sonrada FriendFeed i satin aldi :)

Bu bahsettigim dönem FriendFeed in bana göre ilk evresi idi: o zamanlar kendime oldukça hos bir türk friendfeed kitlesi bulmustum. Içlerinde yüzyüze tanistigim tek kisi bile yoktu (hala da yok) ve sayfayi her açtigimda yüzlerce ilginç haber ve link ile karsilasiyordum. Daha önce hiç duymadigim pek çok web sayfasi ile sayelerinde tanistim.

Sonra FriendFeed in ikinci evresi geldi. Önce insanlar paylasimlarini diger aglardan çekip direk FriendFeed e tasimaya basladilar, daha sonrada Facebook gibi nicelik ön plana çikti. Ileri seviyede basarili bir tasarimi olan bir forum haline dönüstü. Sonrasinda ise ciddi bir türk istilasina sahne oldu. Bana göre 3 çesit insan ile doldu tasti;

  • Sosyal Medya Gurulari; her türlü paylasimda ahkam kesmeyi seven uzmanlar, çok konusurlar, yakin takiptedirler, rahat ve keyiflidirler
  • Pazarlama, Teknoloji ve Reklamcilik camiasi; en iyi MAC hangisi, kanyon mu? tartismalari ile bir likemind durumu var ki ne siz sorun ne ben anlatayim. Müthis enerjik, herdaim aktif insanogullari.
  • Nickname ile takilan marjinaller; din ve politka üzerine bir post açip çikan yaygarayi keyifle seyredenler. Birde gayler varki ortamda; kimin ad0nis kasi daha hosmus muhabbetleri dönüyordu.

Böyle yazdigima bakip bu guruplari sevmedigimi düsünmeyin sakin. Hepsinin ortak özelligi ve FriendFeed de olma sebepleri “paylasmak ve tartismak istemeleri”. Çikan tartismalar, küfüre varan kavgalar, yargiya giden polemikler beni kaçiracak degildi elbette. 

Beni kaçiran FriendFeed in 3. evresi oldu. Ne yaptilar anlamadim ama son 1–2 ay içerisinde algoritmalarini degistirdiler. Eskiden her saat basi siteye baktigimda bastan sona çok ilginç basliklar ile karsilasirken, artik hemen hemen hep ayni post lar ile yüzyüze gelmeye basladim. Degisen tek sey post altindaki yorumlarin giderek sayica artmasi idi.

Tahminimce algoritmalarini yenilediler ve en çok yorum alan post en iyi post tur mantigi ile hareket etmeye basladilar. Arada uzun zamandir ana sayfamda herhangi bir feed ine ratlamadigim kisilerin sayfalarina direk girip baktigimda, aslinda onlarin basliklarini görmememin sebebinin paylastiklarinin kötü olmasi degilde popüler olmamasi oldugunu kesfettim. Iste o noktada FriendFeed den sogumaya basladim.

Sonunda döndüm dolastim ve Twitter a geldim;

Twitter

Son 3–5 senedir onlarca web sayfasina daha beta hallerindeyken üye olmusumdur herhalde. Hala da ayni sekilde, yeni bir hizmet duydugumda ilk isim gidip kayit yaptirmaktir.

Twitter la yine böyle bir sekilde tanistim, daha bu kadar popüler degildi (zaten en kisa isimlerden birini kapmistim). Ama ne oldugunu çözmem ve kullanmaya alismam epey bir zamanimi aldi.

Ilk olarak ingilizce bir hesap olusturmayi denedim. Okyanus ötesinden insanlari ekledim, o zaman simdiki gibi bir türkçe konusan kitle yoktu. Fakat olmadi iste, en basta saat farkindan dolayi, sonra da.. zaten ben blog isinede ilk basta ingilizce baslamis sonra ana dilime tipis tipis dönmüstüm. Ayni tecrübeyi twitter da tekrar ettim.

Ikinci denemem daha oldukça yeni. Bir süredir daha aktif kullanmayi düsünüyordum ki sonunda yavas yavasta olsa basladim.

Twitter ne derseniz, nasil tarif edilir derseniz.. hala tam bir cevabim yok. Ama binbir yönünü seviyorum;

  • Her yaziniz 140 karakter ile sinirli ya (bu sms leri 160 ile sinirlanmasi ile alakali bir durumu) az ve öz olmaniz gerekiyor. Bir çirpida okunuyor.
  • Friendfeed in en temel özelliginin tersine bir tweet altinda bütün yorumlari ve cevaplari göremiyorsunuz. Ama zaman akisiniz (timeline) içerisindeki bütün tweet leri görüp hiçbirseyi kaçirmiyorsunuz. Tabi binlerce kisiyi takip etmiyorsaniz.
  • Facebook ve FriendFeed gibi kaç takipçiniz oldugu burada da önemli malesef. Fakat digerlerinin aksine onu bunu blokladim, sunu ekledim polemikleri yok.
  • Ben kisileri en son yazdiklari tweet lere göre ekliyorum, hosuma gidenleri okuyorum.. sonra begenmezsem takip etmekten vazgeçiyorum. Ne küsen oluyor ne de üzerine alinan.
  • Türkiyede giderek artan bir popülaritesi var, bunu elbette 3G ye bagliyorum. Çünkü cep telefonumda en çok kullanmayi sevdigim program twitter programi.
  • Ciddi bir gürültü kirliligi var ortada elbette, çünkü herkes aklina eseni söylüyor. Ama ayni zamanda her türlü haberde çok hizli yayiliyor. Jackson in ölüm haberinde CNN e epey bir fark atmisti yakin zamanda.

Simdilerde Türk Celebrity ler isgal etmis durumda; iyi kullanilirsa aslinda onlar için çok basarili bir reklam ve pazarlama araci. Ama bir kisim hesabin sahte oldugunuda düsünüyorum. Keyifle takip ettiklerimde var, ama yakinda takip etmekten vazgeçmeyi düsündüklerimde var.

Mesela Tuna Kiremitçi hergün 1 tweet ile bir parçasini gönderdigi bir hikaye denemesi yapiyor, ben ortasindan bir yerden basladigim için belkide sevemedim bir türlü. Onun sayfasina girip tersten okumak lazim ki, o da zor yahu, kim yapar bilmiyorum ama adam ugrasiyor iste.

Sirketler tarafindan reklam ve promosyon duyurulari için kullanmak, sms göndermekten hem daha ekonomik hemde okuyanlar için daha az rahatsiz edici. Sms gibi silmekle ugrasmiyorsunuz, zaman akisinda uçup gidiyor zaten.

Çok uçuk örneklerde mevcut: ofis tuvaletine hesap açip tuvaletin dolu mu bos mu oldugun twitleyen mi istersiniz, yeni evli arkadaslarinin yataginin altinda basinç sensörü yerlestiren mi :D  

Malum IP altyapimiz degisiyor 4. versiyondan bir anda 6. ya zipliyoruz. Dolayisiyla matematiksel olarak sonlu ama teorik olarak sonsuz IP adresine sahip olacagiz yakinda. ODTÜ CC nin bilisim bülteninde bunu anlattiklari bir yazida “ileride dis firçanizin bile IP adresi olacak” demislerdi, ben bir adim daha öteye geçi dis firçama bile twitter hesabi almayi düsünüyorum.

{ 4 Comments }


Kisisel 3G yolculugum; Drei

Türkiye operatörleri 2009 temmuzunda 3G teknolojisine geçtikleri sirada ülkede degildim, hala da gelemedim belki ama uzaktanda olsa türk mobil dünyasinda olan biteni takip etmekteydim.

Burada bahsetmek istedigim daha çok geçtigimiz temmuz ayindan beri kullanmakta oldugum 3G hattim. Komik bir tesadüf belki ama bende ülkem ile hemen hemen ayni zamanda yeni nesil teknolojiye geçtim.

Nisan ayinda viyana ya ilk ayak bastigim hafta içerisinde bir arkadasim bana eety hattinin baslangiç paketini hediye etmisti. Öde-Kullan (pre-paid) sistemi ile çalisan bu hattin tek özelligi Türkiye ninde dahil oldugu dogu avrupa ülkeleri ile oldukça ucuz konusma imkani sunmasi idi; sabit hatlar için 5 cent/dakika, mobil hatlar için 15 cent/dakika.

Eskiden beri önceden ödemeli hatlardan hoslanmiyorum, bu durum eety ile de degismedi tersine ne kadar çok hakli oldugum da ortaya çikti. Gecenin yarisi hesapta para bitince, web sayfasindan bosuna para yüklemeye çalismakla geçirdigim.. ve sonunda pes ettim.

Üstüne üstlük çok sevdigim A-GPS li telefonumun A-Assisted kismini desteklemiyordu bu hat. Normalde 5–10 saniyede uydu yakalamasina alistigim telefon 10 dakika boyunca uydu bulmak içir çirpiniyordu.

Kafama koyduktan sonra kimse duramaz benim önümde elbette. Ne az-buçuk bildigim almanca ne de bürokrasi, google in translate hizmetine ne kadar tesekkür etsem azdir.

Avusturya daki bütün mobil operatörlerin web sayfalarini uzun bir süre kurcaladim. Buradaki göçmenler arasinda t-mobile çok poüler olsada (iPhone yüzünden kesin) bana T-Mobile in konusma ve data paketleri hiçte cazip gelmedi.

Uzun bir arastirmanin sonunda yeni operatörüme ve alacagim hattin özelliklerine karar vermistim; Wilkommen bei Drei!

3_logo

Öncelikle ülke içinde konusma paketlerinden en küçük olani S paketini seçmistim: malum çok fazla konusacak kimse yok buralarda. Sonrasinda 3 GB lik bir mobil data paketi ilave ettim, ve son olarakta More International dedikleri uluslararasi konusma paketini. Paket tarifesinde ücretleri görmek isterseniz bu pdf dosyasina bakabilirsiniz.

Sonunda daha önce kullandigim hat ile ayni ücret tarifesine sahip olan, üstüne üstlük bu uygun konusma ücretleri neredeyse tüm dünya için geçerli olan ve de son olarak oldukça hizli mobil internet baglantisi olan, gicir gicir bir Drei hattim oldu.

Tahmin edeceginiz gibi bu hat önce kullan sonra öde (post-paid) prensibi ile çalismakta. Bunun için en az 3 aylik bir avusturya da oturma geçmisim olmasi gerekiyormus, temmuz basinda 1. bölgedeki Drei subesinde gerekli prosedürleri tamamlayarak yeni sim kartimi aliverdim. O zamandan bu yana büyük bir keyifle kullaniyorum.

Evet, simdiye kadar ödedigim yüklü faturalar yüzünden Turkcell e çok güzel övgüler dizdim hep, ya da alakasiz yerlerde çekmeyen yada sebeke mesgul uyarisi veren Avea ya da hep sevgilerimi gönderdim durdum. Fakat, temmuz ayindan bu yana hayatimda ilk defa bir mobil operatörden çok memnunum ve sürekli reklamini yapiyorum. Hatta bu reklam çabam meyvesinide verdi; Leo ya yaz tatili dönüsünde bir Drei hatti aliverdik.

Yeni bir hat aldiginizda yapacaginiz ilk is ne olur? Muhtemelen aklinizdan arkadaslarima ve aileme yeni numarami iletirim geçiyordur. Bende elbette yeni numarami tanidiklarima ve sevdiklerime ilettim, fakat ondan önce müthis bir telefon sakasi yaptim tabiki.

Sim kartimi alip sehir merkezinde kisa bir tur attiktan sonra, kahve içmek için oturur oturmaz hattim açilmis mi diye karti takiverdim telefona. Sonrasinda Leo yu mesaj yagmuruna tutuverdim. Aksama kadar süren sms trafigimiz sonrasinda müthis bir sohbet konusu oldu ya, çok ama çok eglendik.

3G ile yasam kalitemde neler degisti peki derseniz, öncelikle bir parantez açmak istiyorum. Drei bir gsm sirketi degil, altyapisi umts (3G) olan, sinyal almadiginiz noktalarda (Viyana havalani S-Bahn istasyonu mesela) sizi baska bir gsm operatörüne baglayan, fakat onun disinda tamamen teknolojisi 3G üzerinde çalisan bir operatör.

Dikkat ettiyseniz eger, cep telefonlarinda gsm ve umts için konusma süreleri ayri ayri gösterilmektedir her zaman. Daha açik konusmak gerekirse, umts için konusma süresi genellikle daha kisadir, ya da pil tüketimi gsm e göre oldukça fazladir. Müthis güzel bir cep telefonum var, nokia ve 1500 mAh lik devasa bir pile sahip. Gsm üzerinde kullanirken 7–8 gün süren sarj süresi, Drei ile birlikte 2–3 güne iniverdi. Daha küçük bir pil ile bu sürenin daha çok kisalacagini tahmin ediyorum.

Yeni hattim ile birlikte hem konusma sürem hemde veri kullanimim kat be kat artiverdi. O yüzden pil tüketimindeki artis tamamen operatör altyapisindan kaynaklaniyor diyemem, ama ciddi bir azalma oldugunu belirtmem gerekiyordu.

Tamam geliyorum asil anlatmak istediklerime:

  • Öncelikle gerçek bir mobil iletisim deneyimi yasiyorum, gerek konusma gerekse mobil internet anlaminda son teknolojiyi kullandigimi düsünüyor ve ayrica hissediyorum.
  • Google Maps Mobile: iste hayatimi asil etkileyen program bu olmali. Evden çikmadan önce bir sonraki tramvayin ne zaman gelecegini sorgulamaktan, gece gece hangi club a gitsek sorularina cevap bulmaya kadar her konuda bana yardimci olmakta.
  • Temmuz ayindaki ilk faturam 80 euro ya yakin geldi, hemen kur ile çarpip türk parasina çevirirseniz “çok ama” diyebilirsiniz. Fakat bu faturanin 16 saat (evet yanlis duymadiniz) lik uluslararasi konusma içerdigini, üstüne 3 gb lik data içerdigini söylesem. Turkcell ile 16 saat avrupa ile konussam ne öderdim kim bilir.
  • Artik Pre-paid sisteme göre %50 daha çok ödüyorum belki. Fakat karsiliginda aldigim konusma süresi ve hizmet kalitesinde ise % 200 bir artis oldugundan eminim.
  • Katiliyorum, voip üzerinden daha ucuz konusma alternatifleri mevcut. Fakat drei in hem ses kalitesinden, hem de mobil olup bu hizmetten italya da bile faydalanmaktan (7 cent roaming ödedim hala inanamiyorum) çok memnunum.
  • Jaikuspot ile dizüstü pc mi wi-fi kullanarak internete baglamaktan, nimbuzz ile kullandigim bütün IM protokollerine ulasmaktan, gravity ile twitlemekten aldigim keyiften bahsetmiyorum bile.
{ 6 Comments }


Günü-saati Maya’lardan, canlandirmasi hollywood’dan kiyamet; 2012

En bastan söyleyim, bol bol spoiler olacak bu yazida. Filmi henüz izlemedim, klisede olsa ne olacagini duymak istemiyorum derseniz, lütfen bu yaziyi baska zamana saklayin.

2012; klasik bir hollywood kiyamet filmi. Görsel efektleri bol, içi pek de bos.. perdede hos duran, yaninda patlamis misirin çok güzel gidecegi, 2 saati askin güzel bir seyirlik. Ister efektler ile dehsete düsmek için, ister filmdeki saçmaliklar ile dalga geçmek için “bir sefer” izlenebilecek bir film. Daha fazlasi iskenceye girecektir.

2012

Önce kliselerden baslayalim, nedir bir kiyamet/felaket filminde bulunmasi gerekenler;

  • Felaketi aylar/yillar öncesinden kesfeden bilimadami (hafif çatlak olmasi makbuldür)
  • Bu felaketi hükümet görevlilerine bildirmek için araba/uçak/tren ne bulduysa artik kullanarak baskente gitmeye çabalayan bilimadami
  • Zenci amerikan baskani (
  • Patlayan/yikilan beyaz saray
  • New York – Manhattan da herhangi boyutta bir yikim/kaos ve sokakta deli gibi kosusturan insanlar
  • Kriz yönetim merkezi; bol bol LCD ekranlar ve bu ekranlarda dünya haritasi/uydu görüntüleri vs.

2012 de yukaridaki kliselerden sadece bir tanesi yoktu; o da New York tan tek bir yikim sahnesi bile göstermediler. Sanirsam hollywood bile artik Manhattan’i batirmaktan/yikmaktan usandi.

Gelelim bu filmde bende mide kramplarina neden olan görüntülere;

Yer yarilsa, dünya batsa yikilsada her durumda çekmeye/çalismaya devam eden cep telefonlari,

  • Son dakika uçagina binmeyip halki ile ölümü beklemeyi tercih eden amerikan baskani, amerikan milliyetçiligine 5–10 dakika ayirmadan olmazdi elbette; ama son anda italya basbakan ida geride kalmayi seçiverdi ve bütün bu karizmayi bozuverdi
  • 2 saatlik uçus dersinden sonra kanatli ne varsa uçurabilen cerrah/doktor. Aslinda adamin meslegini duymuyoruz filmde, sadece evden sabah isine giderken o yesil önlüklerden giymis, kulaginda bluetooth kulakligi ile porshe una binerken görüp anliyoruz. Steril olmasi gereken önlüklerin sokakta ne isi var, o apayri bir tartisma konusu elbette.
  • Bütün bu kiyametten kurtulmanin tek yolu 12 adet Nuh’un gemisi, (sanirsam 12 idi, çok emin degilim ama bunun gibi durumlarda zodiac in 12 sini seçeceklerini tahmin ediyorum). Peki gemiler nerede üretiliyor; elbette dünyanin yarisinin üretildigi yerde Çin’de!
  • Nuh’un gemisine bilet fiyati kisi basi 1 milyar euro. Iste tam bu noktada dolar a kendi ülkesinden en büyük darbe geliyor. Filmin bir sahnesinde, zengin arap “benim ailem oldukça kalabalik ve kisi basi 1 milyar dolar…?” cümlesini kurunca, aldigi cevap “ne dolari.. hahaha.. euro o rakam kardesim, ister öde ister öl” olmuyor ama buna yakin bir durum yasaniyor.
  • Filmin sonuna dogru herkesin gemilere parasi ile binmediklerini; bir kisminin global gen havuzundan bilgisayar tarafindan özenle seçildigini ögreniyoruz. Gemileri finanse etmek için kalan koltuklari az bir ücretle sattiklarini da…
  • Bütün bu isleri gizli sakli çevirdikleri için çok pisman olmus olduklari için, son anda hangarda kalan çinli isçileri ve insanlari “lüks” gemilerine alarak verdikleri “insanlik dersi”ne bir tarafimda hala gülüyorum.
  • Issiz bir adaya düserseniz yaninza alacaginiz 3 seyden biri elbette DaVinci nin “Mona Lisa” si olacaktir, ama kiyamet gününde sanat eserinden çok insan kurtarmamiz gerekmez mi?
  • Holywood yine yapacagini yapmis ve filmin en aksiyon sahnesinin tam ortasina enfes bir Bentley reklami alivermis, bu dahiyane fikre ancak sapka çikartilir diyorum.

Fazlasiyla bilindik, daha gitmeden senaryoyu tahmin edebileceginiz bir film hakkinda çok yazdim degil mi? Ama Can Dündar kadar güzel yazamadim yinede; Batsin Bu Dünya baslikli köse yazisinda öyle bir noktadan yakalamiski, hollywood a degil asil ona sapka çikartmam gerekiyor;

“Gelecekte farkli olacagini umdugumuz, degistirmeye çalistigimiz ne varsa, bunlarin kiyametten sonra bile yasayacagini göstermeye çalisiyorlar bize… Böylece yasadigimiz esitsiz hayati haklilastiriyor, ebedilestiriyorlar.”
Öyle ya…
Nuh’un gemisi asirlar sonra uzay gemisi gibi olmus, ama insanoglunun parayla, mevkiyle, olmadi rüsvetle istikbal satin alma kaderi hiç degismemis.
Ucuz Çinli isçiler, yaptiklari gemiye binemeyip fukara evlerinde ölümü bekliyor.
Son gemide de vicdan degil cüzdan konusuyor.
Yer kapma itismesine katilmayip tevekkül gösteren tek kisi var; o da deli…
Bu mu kurtarilmaya çalisilan “medeniyet”?
Koca insan soyu, yarina bunu mu sakliyor?
Dünya yikilsa da paranin hakimiyeti sürecek mi?
“Yeni dünya”da da köle Ademogullarini bu sefil düzenin efendileri mi yönetecek?

{ 2 Comments }


Tebrikler Manga

Öncelikle Sehr-i Hüzün gibi müthis bir albüm ürettikleri için tebrikler .

Sonrasinda 2009 MTV Avripa Müzik Ödüllerinde “Best European Act” i kazandiklari için tebrikler.

Son olarakta ödülü “Yalniz ve Güzel” ülkelerine armagan ettikleri için tebrikler.

 
PS: Dailymotion videosu sebepsiz kaldırılmış, Malesef sadece youtube da bulabildim.
{ 3 Comments }


Yagmuru bekleyen sehir

Insan bir firtina (hatta felaket) haberine sevinir mi? Yok sevinmez elbette, ama bendeki farkli bir psikoloji muhtemelen.

Istanbul daki sel felaketinden sonra medyamiz “3 aylik” yagmur alarm durumuna geçmis bulunmaktadir. Hani yillardir herkes sikayet eder durur ya; ülke medyasi Türkiye yi sadece Istanbul dan ibaret sanir diye, iste aynen öyle bir durum.

Zaten haberin içerigi bile Istanbul ile karsilastirma seklinde verilmis, istanbul a X kadar yagmur yagmis, yarin antalya ya 3X kadar kadar yagacakmis..mis.

Ayt-firtina

Yarin güzel antalyam da çok ciddi bir firtina olacagindan eminim, ama sehrin buna hazirlikli olduguna da, insanlarinin her kis böylesi firtinalari en azindan 2 sefer yasadigina da eminim.

Dedim ya, yagmur alarmi vermis medya. Geçen sene haber degeri tasimayan bir uyari, bu sene kiymete bindi yine.

Dogmadim belki ama antalya da büyüdüm… onca kis kaç firtina gördüm, 10 gün durmadan yagan yagmuru izledim, islandim, gece simseklerinden korktum, gündüz akdeniz in kabarim konyalti plajini kapladigini gördüm…

Ama firtina dinipte günes yeniden açtiginda, mis gibi toprak koktugunu, ortalikta ne toprak nede toz kaldigini da biliyorum. O yüzden yillarca ankara sokaklarinin yikanmasi gerektigini savundum durdum, kimse dinlemedi ama olsun, ben israrla savundum.

IM000130

Benim agzimdan baska söz çikmiyor bu siralarda; özledim de özledim.. Antalyami çok özledim, yagmurunu ve hatta gürültülü firtinasini bile özledim.

Akdeniz rehavetini, sicakligini, günesini, yemeklerini… daha uzar gider bu liste bana kalsa.  

{ Leave a comment }


En güzel bayram; 29 Ekim

Belki 23 Nisan yanina yaklasabilir; o da hem çocuklara adanmis oldugu için hem de “egemenligin millete ait oldugunu” hatirlattigi için.

Yeterince sevinçle kutlamiyoruz 29 Ekim’i, ya da bana yetmiyor iste bu protokol usulü stadyum kutlamalari. Nerede sölenler, konserler, geçitler… Istanbul da enfes havai fisek gösterileri oluyor, üstelik bogaz da. Ama keske bütün ülkede senlik havasinda kutlasak 29 Ekim’i.

86logo

Bir dilegim daha var; Cumhuriyetin 100. yilinda “yeni bir 10. yil marsi” buluversek kendimize; sonrasinda meydanlarda, sokaklarda hep birlikte söylesek bagira çagira.

“Güzel ve yalniz” ülkemin Cumhuriyet Bayrami kutlu olsun.

{ Leave a comment }


Bu Kalp Seni Unutur mu?

Lisedeki tarih kitaplarimiz anlatmayi 1950 lere gelince aniden kesiverir. Türkiye çok partili seçimlere, muhalefete ve DP iktidarina kavusunca sanki öykümüz bitmis idi… Yazilmayan son 50 yilda yasadiklarimiz anlasilan kitaplari kesip biçenler için gereksiz idi.

Yillar boyu 20. yüzyilin 2. yarisinina dair öyküleri parça parça dinledim hep. Takviminden kopup yere savrulmus ve karismis yapraklar gibi sirasini bilmeden ögrendim.

Sonrasinda Tomris Giritlioglu sayesinde Hatirla Sevgili bosuklari doldurdu, takvim sayfalarini siraya soktu, bilinmeyen o 50 yilin 30 unu ekrara tasidi. Her bölümü müthis bir keyifle izledim, ögrendim…

Geçmisini bilmeyen toplumlarin gelecegi karanliktir, orta asya dan çikis öykümüzü anlatirken yakin tarihimizi yok saymak terk eden sevgiliyi eski resimlerden kesip çikartmak gibi geliyor bana. Resimde görünmese bile, eksik kalan kocaman bir yara, bir bosluk gibi duruyor aslinda.

bilmek, ögrenmek ve anlamak o boslugu geç bile olsa ancak doldurabiliyor… o yüzden kim ne derse desin her zaman Hatirla Sevgili benim için özel ve anlamli kalacak.

Hatirla Sevgili’nin tam da biraktigi yerden, 80 darbesinden itibaren öyküsünü (ya da öykümüzü) anlatmaya baslayan ise Bu Kalp Seni Unutur mu? oldu. Tam da bekledigim oldu aslinda, 80 ler benim çocuklugum 90 lar ise gençligim… hafizamin tozlu raflarindan neleri hatirlayacagimi çok ama çok merak ediyorum.

Bukalpseniunuturmu

Aslinda bu dizi için ironik bir isim, hani meshur toplum sloganimiz var ya “Türkiye seni unutmayacak / gurur duyacak”… Darbe ile kanadi kirilan onca insan darbeyi unutabildi mi? Hiç sanmiyorum.

Dizinin 3. bölümünü izliyorum bir yandan, bir yandan bu satirlari yaziyorum….

Bazi cümleler öyle çarpici ki, ve ülkenin simdiki “flas” gündemi ile öyle alakali ki…. daha demokratik bir anayasaya sahip olmayi ve aklimdan geçenleri korkmadan buraya yazabilmeyi isterdim.

Simdilik 70 lerin sonunda bir kusagin nasil da acimasizca ezildigini izliyorum; 12 eylül ün bilançosunu ise rakamlardan biliyordum sadece.  Rakamlar canlandi ekranda, insan yüzleri aldi her bir rakamin yerini.

{ 1 Comment }