Lifelog of Musa Yılmaz
Frankfurt kitap fuarının açılışında Orhan Pamuk youtube yaşağı hakkında bakın neler demiş (kaynak: radikal)
“Son yüzyilda kitaplari yasaklamak, yakmak, yazarlari öldürmek, hapse atmak, onlari vatan haini ilan edip sürgüne yollamak, basinda hep bir agizdan yazarlari asagilamak Türk kültürün zengilestirmedi, tam tersi fakirlestirdi. Devletin yazar ve kitap cezalandirma aliskanligi hala devam ediyor. Benim gibi pek çok yazari susturmak, sindirmek için kullanilan 301. maddesi yüzünden yüzlerce yazar ve gazeteci su anda mahkemlerde yargilaniyor, mahkum oluyor. Bu yil yayimladigim bir roman için çalisirken eski Türk filmlerini seyretmem ve eski güzel sarklari dinleme gerekti. Bunu isi kolayca Youtube ile yapmistim. Ama ayni seyi simdi yapamam. Çünkü Yuotube ile birlikte yüzlerce yerli ve uluslarasai web sitesine girmek, siyasi nedenlerle Türkiye’de yasayanlara yasak. Siyasi iktidar sahipleri bütün bu baskilardan memnun olabilirler. Ama biz yazarlar, yayincilar, sanatçilar Türkiye’nin kültürünü yaratan ve onu izleyen herkes kültürümüzün, edebiyatmizin dünyaca taninmasindan, bu baskilari anlamiyoruz. Ama yazarlarin, yayincilarin hevesinin kirildigi sanilmasin. Son 15 yilda Türk yayincilgii sasirtici bir hizli büyüdü, zenginlesti. Bugün Türkiye’de her zamankinden daha fazla kitap yayinlaniyor.”
Neden bu ülkede en doğru sözleri en beklenmedik insanlar söylüyor her zaman?
Bayramda kaçtim akdeniz kiyilarina, gidis geliste 2 harika film izledim. Ilki Wall-E, pixar in yeni saheseri:

Insanlarin asiri tüketimden dolayi çöp altinda kalan dünyayi terk ettigi bir gelecek.. çöpleri toplasin, kutu kutu yapsin, bu kutulari lego gibi dizerek gökdelen yapsin diye geride birakilmis bir robot.. hem akla hemde göze hitap eden enfes bir film!
Filmin en sevdigim sahnesi kesinlikle “robot hastanesi” idi.. onca “deli” robotu görmek harika idi, birde sevgili Mert in “girgir” adini verdigi temizlik hastasi bir robot varki..

Akinç kizlarinin tavsiyesine uyup Primal Fear i izledim, Richard Gere in (yine) son derece “cool” bir avukati oynadigi, sonunda Edward Norton un büyük bir sürpriz yaptigi, senaryosu tanidik, müzikleri enfes bir film.. Hatta filmden harika bir portekiz sarkisi olan Cancao do Mar video su!
Filmlerden devam edelim, merakla bekledigim bir Ferzan Özpetek filmi var, “Mükemmel Bir Gün”… içinde elbette bir Sezen Aksu sarkisi (Sanima Inanma) olan bu filme (ve hayata) dair çok güzel bir röportaj okudum, Ayse Arman in kaleminden…
Bugün, 12 ekim 2008 günü, “denizkızlarının en küçüğünü” uğurladık.. bu sabah birleşik krallığın kalbine doğru uçuverdi.
Her ne kadar (bir türlü çıkmayan vizesi yüzünden) sürekli yenilediğimiz veda yemeklerinde “yeni bir hayat, yeni bir şehir..” sloganını dilimizden eksik etmesekte… gidenin ardından bakakalmakta zor!
son kaç yılda onca kişiyi (bazılarını ikişer üçer sefer hatta) uğurlayan benim bu duruma aslında alışmış olmam beklenirdi değil mi? malesef insan tüm sevdiklerini yanında taşıyamıyor!
günlerce görüşmesek/konuşmasak bile, şurada, okulun bir köşesinde olduğunu bilmek bile güzelmiş.
Şimdilik Ankara 0 – Londra 1, malup durumdayız…
Dustum yine yollara…ankara ya elveda deyip, 7 tepeli sehrin yolunu tutuverdim.
Sabah uyaninca bogazi seyredecegim… ama kisa surecek bu ziyaret (malesef)!
Ufukta yeni bir yolculuk, yepyeni bir ulke, eski mi eski bir kent var; Prag.
Ece Temelkuran in 2008 yazi basinda yayinlanan kitabi. Geçtigimiz yil öldürülen gazeteci-yazar Hrant Dink’e verdigi sözü tutmak üzere, 3 kitada yasayan ermeniler ile yaptigi röportajlarini ve kendi yorumlarini derledigi belgesel tadinda bir kitap.
Kitabin basinda yazarin bir notu var:
“Bu kitap ne sadece Ermenilere ne de sadece Türkleredir. Agri’nin Derinligi, evsiz kalmanin, evinden uzak düsmenin acisini bilen, tahmin edebilen herkese yazilmistir”
Biliyorum, çok hassas konular bunlar… 1915’te yasananlari bir kenara biraksak bile, iki halkin tarihi öylesine aci olaylar ile dolu ki.. Ne asala cinayetlerini, ne de 6–7 Eylül olaylarini unutalim demiyorum. Ben sadece, neye inanirsaniz inanin, sadece karsi tarafi dinlemek adina bu kitaba bir sans verin diyorum o kadar.

Bir Can Dündar belgeseli, Sari Zeybek ten sonraki (benim bildigim ilk) Atatürk projesi.. Müzikler Goran Bregoviç ten… balkanlardan. Ilk gösterim tarihi de adi gibi anlamli; 29 Ekim 2008.
Neden “Mustafa“?
“Kemal” ve “Atatürk” onun sonradan edindigi isimler çünkü…
“Mustafa”da biz, onun en yalin haline ulasmaya çalistik.
Onu sadece annesinin çagirdigi isimle hatirlamak ve hatirlatmak istedik.
Filmin ilk fragmanini Can Dündar in 26 Agustos tarihli güncesinden izleyebilirsiniz.

Babasini kaybedip evsiz kalinca, çali çirpidan bir uva yapti kendine… Yarin, topragini kaybeden halkina, çöken çinarin dallarindan yepyeni bir yurt kuracakti.
This is my Lifelog... and it is just for sharing; it could be the hottest gadget on the planet, or the coolest movie I have ever been to. May be I had just red a column about something I never thought before, or just listened the perfect song over the radio. Whatever you see/read here is…. my feelings, my thoughts and my experiences at that precious moment of my life!