Lifelog of Musa Yılmaz

Category — Sinema

Transformers a sakın gitmeyin!

Sakın ama sakın… Ben bir hata yaptım, bari siz yapmayın diye bu yazıyı yazıyorum.

Aslında imdb deki puanına aldandım (ilk defa imdb de fos çıktı ya, 30 küsür bin oy almış ama yine de fos işte), keşke beyazperde deki sinekritik i okusaydım, o yazıyı okusaydım değil salona girmek, gişeye bile kolay kolay yaklaşmazdım. 

Öyle çok film izlemiş bir sinema gurusu, izleyeni, eleştirmeni.. vs sayılmam, kendimce bir sinema zevkim vardır; avrupa filmlerine bayılır, amerikan sinemasına ise genelde dikkatle yaklaşırım. Fakat, hangi film olursa olsun sanattır derim ve yapılana ve emeğe her zaman saygı duyarım/duyardım. Nasıl bir tiyatro oyununu izlerken çıkıp gitmek sahnedekilere hakaret etmekle eş ise, sinemada salonu terk etmeyi de aynı şekilde görürüm.

Bu film de ise bir ilk yaşadım ve ikinci yarısını izlemek için aradan sonra salona geri dönmedim.. düşünün artık ne kadar kötü bir film olduğunu..:(

July 13, 2007   2 Comments

28 Gün / Hafta / Ay / Yıl Sonra?

Bu başlığı o kadar çok kişi ile konuştum ki.. kime yanlış söyledim kime doğru anlatabildim şimdi bilmiyorum. En iyisi buradan bir düzeltme duyurusu yapayım dedim. (Doğru ve mantıklı olana biraz takıntılıyım da)

Neyse.. herşey geçen mayıs sonunda Danny Boyle ın Sunshine ını izlemle başladı! 2007 yapımı bu filmin tanıtımında bahsedilen “From the director of 28 Days Later” ve okuduğum birkaç güzel yorumun peşinde koştururken bulduğum “28 Weeks Later” ın üzerine, (açıp imdb den yönetmenine bakmaksızın) Boyle ın önceki film diye atlayıverdim.

Hatta yetinmeyip, “29 gün sonra” diyenleri ısrarla düzelttim durdum! Biliyordum ya! Özürlerimle birlikte düzeltmek istiyorum;

28 Days Later; Danny Boyle ın yönettiği, 2002 yapımı,

28 Weeks Later; Juan Carlos Fresnadillo ın yönettiği, 2007 yapımı, 28 Days Later ın devam filmi 

Sunshine; Danny Boyle ın yönettiği, 2007 yapımı, yukarıdaki filimler ile konu olarak hiç alakası olmayan bir başka “kıyamet senaryosu”

28series

June 21, 2007   No Comments

Ocean’s 13

Uzun zamandır beklediğim filmi sonunda izledim… önümdeki koltuklardakilerin sürekli yer değiştirmelerinden rahatsız olmadan, ya da yanıbaşımdaki arkadaşlarımın bir dvd uğruna aldıkları devasa (kocaman hatta.. xxl dan bile büyük) patlamış mısır kutusunun (korkutucu) cazibesine bile kapılmadan, bir kere bile kapılmadan hatta .. keyifle izledim. Seyirlik için hoş bir filimdi…. ama… nerede o ilk film!

Oceans13

Eskiden beri çok severim soygun filimlerini.. tv de yakaladım mı herşeyi bırakıp izlediğim kaç an olmuştur kimbilir! Ama Ocean 11 (serinin ilk filmi..) kesinlikle muhteşemdir, o kraldır, sağ gösterip sonunda sol vurandır. Sonrasında 12 yi nasıl bir merakla beklemiş, beklediğimden fazla hayal kırıklığına uğramıştım. Son bir haftadır 13 hakkında şahane yorumlar okusam da (hayır beyazperde.com daki düşük iq lu fragman yorumcularına aldanmayın sakın, açın imdb yi okuyun derim), ciddi bir beklenti ile salona adım atmadım.

İyiki de öyle yapmışım; Al Pacino nun katılması ile kadrosunu iyice güçlendiren Ocean’s 13, harika oyunculukların ve şahane esprilerin dışında benim için en değerli olandan, sıkı bir soygundan, malesef yine yoksun idi!

Unutmadan… filmin diğer büyük eksikliği ise kadın oyuncuların kadro dışı kalmaları kesinlikle! Nerede Julia ya da sevgili Cathy.. Danny ve Rusty nin o gak tan guk anladıkları konuşmalarından birşeyler olup bittiğini ancak tahmin edebildim .. herkes gibi!

June 12, 2007   No Comments

Kirsten Dunst… Interview with the Vampire?

Vampirle Görüşme filmi hatırlar mısınız? Hani günümüzde bir otel odasında başlayan röportaj ile geçmişe, birkaç yüzyıl öncesine, ve vampirlerin hayatına yapılan yolculuğun öyküsünü anlatan o harika film. Hani Tom Cruise ile Brad Pitt in başrolleri paylaştığı film..

Interview_vampire

Konusunu hatırlayanlar, bu vampir ikilisinin kendi aralarına bir minik kızı kattıklarını hatırlayacaktır eminim. Hani o ölüm döşeğindeyken ölümsüzlük bahşedilen ve sonsuza dek minicik bir bedene hapsedilen kızı! Hani kıvır kıvır saçları kestikçe yeniden çıkan, sonsuz çocukluğundan nefret eden kızı…

Interview-Vampire-Dunst

Bugün okuduğum haber de bu minik kızın Kirsten Dunst olduğunu öğrenince küçük dilimi neredeyse yutuverecektim. Yukarıdaki resimi bulunca kendime ancak geldim. Gerçekten o imiş! (Miss Spiderman?) Kim inanırdı demiyorum.. o zamandan belli imiş diyorum ama! Haber ısrarla Pitt ile öpüştüğünü vurgulasa (ve ben hatırlamasam da) ama filmdeki gözalıcı oyunculuğundan bahsetmese de (klasik türk usulü habercilik yani) 12 yaşında iken ileride çok iyi bir oyuncu olacağının işaretlerini veriyormuş.

Dunst

ve tabiki çok da güzel olacağının!.. degil mi?

June 9, 2007   1 Comment

the wedding date

Tamam hikaye çok klişe.. kızımız (Will & Grace in Grace i) kardeşinin düğününe giderken bir eskort tutar. İşin ucunda tabiki eski sevgilisini kıskandırmakta vardır. Paranın alabileceği en iyi eskortu (Dermot Mulroney.. ne eskort ama!) tutar ve birlikte okyanusu aşarlar (virgin atlantic ile… reklam mı dediniz?).

The-wedding-date

Hikayenin sonu baştan belli olsa da (aşk elbette) keyifli bir romantik komedi. Başroldeki Debra Messing in keyifli oyunculuğunun Meg Ryan tadında olması ise cabası!

Filmin kıpır kıpır müziklerini de unutmayım ama.. en başta Michael Buble in ses verdiği Save the last dance for me!

You can dance-every dance with the guy
Who gives you the eye,let him hold you tight
You can smile-every smile for the man
Who held your hand neath the pale moon light
But don’t forget who’s takin’ you home
And in whose arms you’re gonna be
So darlin’ save the last dance for me

Oh I know that the musics fine
Like sparklin’ wine,go and have your fun
Laugh and sing,but while we’re apart
Don’t give your heart to anyone
But don’t forget who’s takin’ you home
And in whose arms you’re gonna be
So darlin’ save the last dance for me

Baby don’t you know I love you so
Can’t you feel it when we touch
I will never never let you go
I love you oh so much

You can dance,go and carry on
Till the night is gone
And it’s time to go
If he asks if you’re all alone
Can he take you home,you must tell him no
‘Cause don’t forget who’s taking you home
And in whose arms you’re gonna be
So darling,save the last dance for me

‘Cause don’t forget who’s taking you home
And in whose arms you’re gonna be
So darling,save the last dance for me
Save the last dance for me
Save the last dance for me.

June 6, 2007   No Comments

Sunshine

Işığın dünya ile güneş arasındaki mesafeyi katetmesi 8 dakika sürüyormuş… Saniyede 300 milyon metre yol alabilirken bile bu kadar zaman alması aradaki mesafenin büyüklüğününden elbette. Ama asıl beni düşündüren bu kadar uzaktayken bile bizi sıcağıyla yakabilen yıldızımızın, yanındayken nasıl da kavurabileceği!

2007 yapımı Sunshine, uzun yıllardır izlediğim en güzel bilimkurgu gerilimi. Bilinmeyen bir gelecekte solan, artık parlamayan güneşimizi yeniden canlandırmak için kocaman bir bomba ile yola çıkmış bir avuç insanın hikayesini izlemem malesef 5 günümü aldı. (gerilim filmlerini hem sevip, hem de izleyemeyenlerdenim).

Sunshine

Güneşe yapılan bir yolculukta, geminize verebileceğiniz en son isim Icarus olması beklenirken, mitolojiye inat geminin ve çok hoş ve şuh kadın sesli (Kubrick in meşhur A Space Odyssey filmindeki HAL 3000 ü anımsatan) süper bilgisayarının adı da malesef “ikarus” idi.. Hatta Icarus2! birincisi aynı yolda kaybolmuş ve bir daha haber alınamamış olmasına rağmen isimde diretmiş olmaları daha da tuhaftı.

Filmin bilimkurgu bölümleri, böyle bir yolculuk ancak bu şekilde yapılırdı dedirtecek kadar iyi düşünülmüştü. Oyunculuk ise alıştığımız o nasa nın uzay yolculuğu mürettebatı klişelerinden uzak ve kesinlikle başarılı idi. Başroldeki Cillian Murphy in buz mavisi gözlerine takılmamak mümkün degildi elbet. Yönetmenin gerilimi zirveye taşıyan çekimlerini ve ustaca yaptığı ışık oyunlarını ise büyük bir hayranlıkla izledim. Senaryo bazı açılardan, ve gereksiz yaratık hikayesinden dolayı zayıf olsa da, Sunshine ı oldukça başarılı bir film olarak sinema arşivime ekledim.

May 27, 2007   No Comments

The Golden Compass

Philip Pullman ın avrupa da Kuzey Işıkları, amerika da ise Altın Pusula adı ile piyasaya sürülen 3 kitaplık serisinin ilki bu senenin sonunda beyazperde olacakmış. Başrollerde son James Bond Daniel Craig ve muhteşem Nicole Kidman (hayranım ben bu kadına) ın paylaştığı bu film Yüzüklerin Efendisini çeken stüdyo, New Line, tarafından “yüzüklerin efendisini biz çıkartmıştık ya, hani siz de çok sevmiştiniz.. bakın bu da çok güzel” başlığı altında sinema izleyicilerinin ilgisine şimdiden sunulmaya başlandı.

New Line ın bu başlık arkasında filmi sunması, kanımca ikinci bir üçleme başarısının peşinde olmasından kaynaklanıyor.

Sene sonunda, aralık ta, ekran da boy gösterecek bu filmin oldukça etkileyici bir tanıtımı var ki.. aşağıda izleyebilirsiniz! (Unutmadan resmi site ve imdb bağlantılarını da meraklıları için vereyim)

Son olarak benim henüz tanışmadığım bu kitap serisinin sadece ilki Türkçe olarak ülkemizde yayınlanmış. Fragmanı izleyince filmden çok kitabı merak etmiş birisi olarak kara kara ne yapacağımı düşünmekteyim.

May 23, 2007   2 Comments

Bir yolculuk, iki film

Hayır iki film birden olmadı tabiki :) Bir filmi gidiş yolunda, bir başkasını ise dönüş yolunda izledim! (Hemen bir Uzuner parantezi açayım ve “aslında her şehire yaptığımız yolculuğun dönüş olmadığını, bizim yokluğumuzda şehrin degiştiğini ve yeni bir şehire geldiğimizi” savunayım)

Haftasonu (ve bayram tatilini) fırsat bilip kaçıverdim ankara dan… biraz akdeniz havası alıverdim, bol bol dinlendim..

İlk önce bu senenin oscar adaylarından Letters from Iwo Jima yı izledim: filmin sonunda “directed by Clint Eastwood” yazmasa filmin rahatlıkla japon yapımı olduğunu düşünürdüm. Bu amerikalılar ilginç adamlar, önce savaş ,yerle bir et, sonra da bol bol filmini çek ve (kısmen) eleştir!

Lettersij

japon ana takım adalarına yakın bir minik adanın adı Iwo Jima. 2. dünya savaşının son yılları (atom bombalarından önce) ve amerikan donanması tüm gücü ile bu minik adayı ele geçirmek için yoldadır. Film adada kalan bir avuç japon askerinin ve başlarındaki generalin delice mücadelesinin öyküsü gibi görünsede, derininde savaşın anlamsızlığını ve kazanan tarafın olmadığını anlatıyor.

Film boyunca taraf tutmakta mümkün degil, ne amerikalıların savaş güçleri ihtişamlı geliyor, ne de japonların deli cesaretleri. Yakaladıkları amerikalı askeri süngüleri ile delik deşik eden japon askerlerini savunmak isterken, bir sonraki sahnede kendilerine teslim olan japon esirleri öldüren amerikalılar ile yüzleşiveriyorsunuz. Adında olduğu gibi filmin merkezinde mektuplar var; savaşta yazılmış, anneye, sevgiliye gönderilmiş (ya da gönderilememiş) mektuplar ile askerlerin aslında birer insan olduğunu dokuyor film.

Dönüş yolunda ise uzun zamandır izlediğim en güzel animasyon filmi olan Renaissance ı izledim. 2054 yılı paris in de geçen (geleceğin paris i olsa olsa böyle olur dedirten incelikte) fransız yapımı şahane bir siyah-beyaz bir animasyon filmi.

Renaissance

Konusu klasik olsa da, dinmeyen enerjisi ve harika çekimleri/çizimleri ile insanı kendisine bağlayan harikulade bir film, rönesans! Avrupalı havasından belki, japon animelerinden pek çok yönde farklı duruyor. Daha doğrusu animelerin o “ben animasyonum” diye bağıran taraflarında sahip olmayıp, daha çok gerçek bir filmi siyah-beyaz çekimle izliyormuş tadına sahip bir film.

Her iki filmi de şiddetle tavsiye ediyorum!

April 24, 2007   No Comments