Category — Sinema
Pixar’dan “Seni Leylekler Getirdi” Hikayesi; Partly Cloudy
Her aksam oturup izliyorum bu kisa filmi. Zaten topu topu 4 dakika sürüyor.

Sanirsam en son filmleri “Up” in dvd sinin içinde yer aliyor.
Müthis tatli, tebessüm ötesi bir hikaye…
Keyifli seyirler!
December 25, 2009 1 Comment
Günü-saati Maya’lardan, canlandirmasi hollywood’dan kiyamet; 2012
En bastan söyleyim, bol bol spoiler olacak bu yazida. Filmi henüz izlemedim, klisede olsa ne olacagini duymak istemiyorum derseniz, lütfen bu yaziyi baska zamana saklayin.
2012; klasik bir hollywood kiyamet filmi. Görsel efektleri bol, içi pek de bos.. perdede hos duran, yaninda patlamis misirin çok güzel gidecegi, 2 saati askin güzel bir seyirlik. Ister efektler ile dehsete düsmek için, ister filmdeki saçmaliklar ile dalga geçmek için “bir sefer” izlenebilecek bir film. Daha fazlasi iskenceye girecektir.

Önce kliselerden baslayalim, nedir bir kiyamet/felaket filminde bulunmasi gerekenler;
- Felaketi aylar/yillar öncesinden kesfeden bilimadami (hafif çatlak olmasi makbuldür)
- Bu felaketi hükümet görevlilerine bildirmek için araba/uçak/tren ne bulduysa artik kullanarak baskente gitmeye çabalayan bilimadami
- Zenci amerikan baskani (
- Patlayan/yikilan beyaz saray
- New York – Manhattan da herhangi boyutta bir yikim/kaos ve sokakta deli gibi kosusturan insanlar
- Kriz yönetim merkezi; bol bol LCD ekranlar ve bu ekranlarda dünya haritasi/uydu görüntüleri vs.
2012 de yukaridaki kliselerden sadece bir tanesi yoktu; o da New York tan tek bir yikim sahnesi bile göstermediler. Sanirsam hollywood bile artik Manhattan’i batirmaktan/yikmaktan usandi.
Gelelim bu filmde bende mide kramplarina neden olan görüntülere;
Yer yarilsa, dünya batsa yikilsada her durumda çekmeye/çalismaya devam eden cep telefonlari,
- Son dakika uçagina binmeyip halki ile ölümü beklemeyi tercih eden amerikan baskani, amerikan milliyetçiligine 5–10 dakika ayirmadan olmazdi elbette; ama son anda italya basbakan ida geride kalmayi seçiverdi ve bütün bu karizmayi bozuverdi
- 2 saatlik uçus dersinden sonra kanatli ne varsa uçurabilen cerrah/doktor. Aslinda adamin meslegini duymuyoruz filmde, sadece evden sabah isine giderken o yesil önlüklerden giymis, kulaginda bluetooth kulakligi ile porshe una binerken görüp anliyoruz. Steril olmasi gereken önlüklerin sokakta ne isi var, o apayri bir tartisma konusu elbette.
- Bütün bu kiyametten kurtulmanin tek yolu 12 adet Nuh’un gemisi, (sanirsam 12 idi, çok emin degilim ama bunun gibi durumlarda zodiac in 12 sini seçeceklerini tahmin ediyorum). Peki gemiler nerede üretiliyor; elbette dünyanin yarisinin üretildigi yerde Çin’de!
- Nuh’un gemisine bilet fiyati kisi basi 1 milyar euro. Iste tam bu noktada dolar a kendi ülkesinden en büyük darbe geliyor. Filmin bir sahnesinde, zengin arap “benim ailem oldukça kalabalik ve kisi basi 1 milyar dolar…?” cümlesini kurunca, aldigi cevap “ne dolari.. hahaha.. euro o rakam kardesim, ister öde ister öl” olmuyor ama buna yakin bir durum yasaniyor.
- Filmin sonuna dogru herkesin gemilere parasi ile binmediklerini; bir kisminin global gen havuzundan bilgisayar tarafindan özenle seçildigini ögreniyoruz. Gemileri finanse etmek için kalan koltuklari az bir ücretle sattiklarini da…
- Bütün bu isleri gizli sakli çevirdikleri için çok pisman olmus olduklari için, son anda hangarda kalan çinli isçileri ve insanlari “lüks” gemilerine alarak verdikleri “insanlik dersi”ne bir tarafimda hala gülüyorum.
- Issiz bir adaya düserseniz yaninza alacaginiz 3 seyden biri elbette DaVinci nin “Mona Lisa” si olacaktir, ama kiyamet gününde sanat eserinden çok insan kurtarmamiz gerekmez mi?
- Holywood yine yapacagini yapmis ve filmin en aksiyon sahnesinin tam ortasina enfes bir Bentley reklami alivermis, bu dahiyane fikre ancak sapka çikartilir diyorum.
Fazlasiyla bilindik, daha gitmeden senaryoyu tahmin edebileceginiz bir film hakkinda çok yazdim degil mi? Ama Can Dündar kadar güzel yazamadim yinede; Batsin Bu Dünya baslikli köse yazisinda öyle bir noktadan yakalamiski, hollywood a degil asil ona sapka çikartmam gerekiyor;
“Gelecekte farkli olacagini umdugumuz, degistirmeye çalistigimiz ne varsa, bunlarin kiyametten sonra bile yasayacagini göstermeye çalisiyorlar bize… Böylece yasadigimiz esitsiz hayati haklilastiriyor, ebedilestiriyorlar.”
Öyle ya…
Nuh’un gemisi asirlar sonra uzay gemisi gibi olmus, ama insanoglunun parayla, mevkiyle, olmadi rüsvetle istikbal satin alma kaderi hiç degismemis.
Ucuz Çinli isçiler, yaptiklari gemiye binemeyip fukara evlerinde ölümü bekliyor.
Son gemide de vicdan degil cüzdan konusuyor.
Yer kapma itismesine katilmayip tevekkül gösteren tek kisi var; o da deli…
Bu mu kurtarilmaya çalisilan “medeniyet”?
Koca insan soyu, yarina bunu mu sakliyor?
Dünya yikilsa da paranin hakimiyeti sürecek mi?
“Yeni dünya”da da köle Ademogullarini bu sefil düzenin efendileri mi yönetecek?
November 23, 2009 2 Comments
Sonunda izledim; Mustafa
Ne çok konuşuldu değil mi? Can Dündar ın kaleminden daha henüz çıkmadan internet sayfasından takip etmeye başladığım, beyazperde de boy gösterdiği zaman “nefret” oklarına hedef olan Atatürk belgeseli: Mustafa.
Aradan çok zaman geçti ve ben daha bu akşam izleyebildim… Geç kalmış hüzünlü, keyifli ve duygu yüklü bir akşam geçirdim. Biraz koyu siyah kahve, bir dilim de pasta eşlik etti bana bu 2 saatlik yolculukta.
Akşamın sonunda biraz gözyaşı, bir parça gülümseme, biraz keder ama en çok kıvanç ve sevgi ile kalkıverdim ekranımın başından.
..ve bunca zamandır kopan tartışmaların sebebini, kaynağını, niyetini anlamaya ve çözmeye çalışıyorum hala kafamda.
Karanlıktan korkar mıydı gerçekten? Yoksa uzaktaki toz bulutunu isyancıların ayak sesleri mi sanmıştı? Çok mu içerdi her gece köşkünde? En büyük korkusu hepten unutulmak mıydı?
Bütün bunlar gerçek ise, artık o bildiğimiz ve sevdiğimiz Mustafa Kemal değil miydi? Yoksa sadece duymak istediklerimizi beklerken, masada/ekranda umduğunu bulamayan misafir hırçınlığımız mıdır?
Yukarıda saydıklarım 2 saatlik filmin 5, bilemediniz 10 dakikasını işgal ederken… belgeselin kalan zamanı boyunca Mustafa Kemal in hayatını nasıl ülkesine ve halkına adadığı anlatılırken, imkansız denilecek devrimlerine nasıl müthiş bir aşkla sahiplenmesi gösterilirken, hasta yatağından son vilayet Hatay için doktorlarına inat nasılda kalkıp yollara düştüğünden bahsedilirken, yok olmanın eşiğindeki ülkesini önce kurtarıp sonrasında kurduğu bütün film boyunca anlatılırken…
5 dakikaya takılıp kalmak, hakaretler savurmak, öfke kusmak, filmi nefretle anmak; sadece ve sadece görmemektir, bakıpta görememektir.
Karanlıktan korkan adam; mum alacak parası bile kalmadığı zamanda para ve silah bulup kurtuluş savaşını başlatmıştır!
Uzaktaki toz bulutuna aldanan adam; yüzlerce yıldır saltanat altında yönetilen bir toplumda o tacı taşıyana karşı gelmiş, tek başına anadolu yollarına düşmüş ve halkını bir araya getirmiştir!
Unutulmaktan korkan adam; imkansız denileni başarmış ve on yılda on beş milyon genç yetiştirmiş ve kurduğu ülkeyi onlara emanet etmiştir!
Diyelim ki gerçek bütün bu söylenenler; O’nun başarılarının ve eserlerinin yanında ne önemi var ki? Bir parça bile olsun eksilir mi hiç liderliği, zayıflar mı hiç kumandanlığı, söner mi hiç devrimleri, sallanır mı hiç gönlünüzdeki yeri?
Zaaflarımızın bizi biz yaptığı gibi, O’nu daha çok insan yapar sadece.
September 20, 2009 2 Comments
“Knowing” hakkinda
Geçen haftasonu Nicholas Cage’in basrolünde oynadigi Knowing/Kehanet i izledim. Normalde filmi henüz izlemeyenleri düsünerek detaylar hakkinda yorum yazmaktan kaçiniyordum, ama bu film hakkinda bir yazmak istiyorum. O yüzden henüz izlememis ve de izlemeyi planliyanlar lütfen yazdiklarimi okumasinlar.

Filmi izleme sebebimi en bastan söyleyim; çok yakindan takip ettigim bir forumda pek çok kaliteli ve son dönemde popüler olan filmler arasinda, forumun sabit olan basliklari arasinda görünce karar verdim. Oysa film ne kadar kötü olursa olsun oyunculuklari ile Türkiye de garanti gise basarisi gösterecek iki amerikan aktöründen biri olan Cage vardi basrolde; digeride malum Bruce Willis. Filmin forumda yükselmesinin tek sebebinin bu olduguna eminim artik.
Oyunculuk derseniz; süphesiz Cage çok iyi… ama tek basina bir filmi kurtarabiliyor mu? Malesef hayir. Evet, belki son dönemin en soguk (ama çekici) yüzü Rose Byrne bir nebze filme kadin dokusu eklemis, bir anlamda “yalniz adam” liktan çikarmis filmi.. ama malesef kurtarmaya yetmemis. Oysa, Byrne in “Damages” dan bayildigim o keskin oyunculuguna senaryoda biraz daha yer verilseydi çok daha basarili bir film çikabilirdi. Malum, Hollywood gise garantisini riske atmamak için klasik bir “tek adam” filmi daha üretmek istemis.
Tek adam demisken: karisini bir otel yangininda kaybetmis, oglu ile tek basina kalmis bir bilim adami. MIT profesörü ve (burasi can alici nokta) bir rahibin oglu. Malum, amerikan sinemasi bilim ve din mevzularini birbirleri ile çarpistirmayi pek bir seviyor oldu. Özellikle benim çesit çesit umut ile izleyip sonunda hüsran duydugum 1997 yapimi Contact filminde oldugu gibi. Rahip ve oglu iliskisine kisa bir gönderme var filmde ve anladigim kadariyla ogul babasini (bir anlamda dini) reddedip bilimi seçmis ve uzun zamandir babasi ile konusmuyormus. Baba ile tekrar konusma filmin sonunda gerçeklesiyor, kiyamet kapiyi çalinca elbette. Malum, bilim insanoglunu kurtaramayinca…
Knowing in bana göre tek basarili oldugu konu, Hollywood in uzmanlik alani olan New York un yerle bir edilme sahnelerindeki görsel zenginlik. Elbette, film sonundaki 1–2 dakika için izlenmez ama bu konuda takdir etmemek mümkün degil gerçekten. Evet, biraz da “Signs” da oldugu gibi gizemli, sebebi ve gizemi bir türlü açiklanmayan siyah taslar dagitan ve bana daha çok vampirleri çagristiran uzaylilar boy gösteriyor film boyunca. Ama yaratilmak istenen ve kiyamet filmlerinin o olmaz ise olmazi gerilim konusunda uzaylilarimiz sinifta kaliyor bu sefer.
Bana göre filmin en komik sahnesi uzaylilarin vampire benzeyen insan görünümlerinden siyrilip seffaf ve parlayan melek görünümlü uzayli hallerine dönüsmeleri idi. Bununla da yetinmeyip, nuh’un gemisi görevini üstlenip seçtikleri veletleri baska bir dünyaya tasiyarak insanoglunu yokolmaktan kurtarma amaci gütmeleri ise bardagi tasiran son damla oldu. Filmin çocuk oyunculari için vasat demek bile içimden gelmiyor. 2 saat boyunca degismeyen donuk ifadeler, ölüm karsisinda bile kayitsiz kalmalar ve en komigi yeni dünyalarina birakildiklari anda ilk defa gülümsemeye baslamalari. Eger insanoglu seçilen çocuklardan devam edecekse, ben filmdekileri kiyamet halinde kurtarilmak üzere kesinlikle seçmezdim.
Daha fazla içimdekileri döküp saçmayim ortaya. Kisacasi, “Kehanet” bir hollywood tekrar filmi ve hatta ondan bile kötüsü.
July 21, 2009 1 Comment
Güz Sancisi
Dün, kitabini okudugum ve de uzun zamandir izlemeyi istedigim bir filmi izledim. Yilmaz Karakoyunlu nun kaleminden, “Hatirla Sevgili” nin yaraticisi Tomris Giritlioglu nun elinden çikan mükemmel bir film olan “Güz Sancisi” ni izledim.
1955 yilinin Eylül ayinda Istanbul Beyoglu çikan yagma ve yikimin ortasinda yasanan bir ask öyküsünü anlatan, kitap ile “kismen” benzerlikler gösteren; o dönemi ve olan biteni gözlerimizin önüne seren çok basarili bir film idi gerçekten.

Yine “Hatirla Sevgili” tadinda hafif sari tonlarina sahip, Beyoglu nun arnavut kaldirimlari ve yüksek tavanli eski binalari arasinda çekilen, yakin tarihimizde çok da hatirlamak istemedigimiz bir dönemi anlatan, güçlü kadrosu ile gerçekten göz dolduran.. gise rekorlarinin sinema yi sinema yapmadigini bir kez daha ispatlayan, belgesel tadinda bir basyapit.
Yakin zamanda DVD sini edinip yeniden izlemeyi düslüyorum!
PS: Beyoglu’nun eski binalarinin bakimsiz halleri geliyor gözümün önüne, sonra Viyana daki eski binalarin nasil da korundugunu, nasil da o yüksek tavanli evlerin hem içlerinin modern hem de dislarinin klasik kaldigina giptayla bakiyorum.
July 13, 2009 Comments Off
Uzay tutkum, Star Trek 2009 ve Beyazperde nin yeni kahramanlari
Ben küçük bir çocuk iken en büyük hayalim uzay yolculugu yapmakti. O zamanlar insanoglu ayin ötesine geçememisti belki, ama teknoloji ve bilime sonsuz bir inancim vardi. Birgün, ben büyüdügüm zaman, elbette havada uçarak giden arabalar da, mars ta yasayan insan kolonisi de olacakti…
Aradan onca yil geçti ama malesef ne bilim ne de teknoloji benim hayal ettigim seviyeye ulasamadi. Eger fazladan bir 10 milyon dolariniz var ise uluslararasi uzay istasyonuna 2–3 günlük bir tur satin alabilirsiniz belki ama o da benim için pek mümkün degil.
Biraz da bu yüzden belkide giderek bilim-kurgu filmlerine ve kitaplarina daha bir istahla yaklasiyorum. Kim Stanley Robinson un Mars 3lemesi ya da yeni sezonun dört gözle bekledigim dizisi Caprica; hepsi ayni ortak paydada bulusup bu hasretimi gideriyorlar.
Hiç süphem yok ki, bendeki bu “uzay” merakinin en baslica iki kaynagindan birisi bir dönemin efsane tv dizisi olan Star Trek ya da Uzay Yolu. “Isinla bizi Scoty” cümlesini kim unutabilir ki!
Bugün Uzay Yolu serisinin en son ürünü olan beyazperde filmi Star Trek 2009 u izlerken “isinla bizi” nin aslinda “beam us” oldugunu kismen sasirarak kismen de eglenerek ögrendim. Beam = Isin demek elbette ama oldugu gibi sözlükten çevirmis olabileceklerini hiç düsünmemistim.
Star Trek 2009; bizi hikayenin en basina götürüyor ve Kaptan Kirk ün trajik dogum öyküsü ile basliyor. Filmin baslarinda hem Kirk in hem de yari vulkan yari insan olan Spock in çoçuk ve yaramaz velet hallerini de görüp hepbirlikte egleniyoruz. Bana göre filmde çok ciddi bir senaryo çalismasi yapilmamis; repliklerde sorun yok kesinlikle ama filmin bütün öyküsü daha önceki uzayyolu filmlerine kiyasla biraz “kisa ve yavan” kaliyor.
Hayir, bu filme kesinlikle kötü diyemem.. Lost ve Fringe in yapimcisi JJ Abrams in elinden çikmis ilk önce, ayrica oyuncular eski kadronun ötesinde çok basarili bir performans göstermisler. Özellikle “James Dean tadindaki asi ve haylaz Chris Pine”; genç Kirk ile bu rol için biçilmis kaftan olan “Heroes un Sylar i Zachary Quinto”; yeni Spock. Bununla birlikte film müthis bir görsel sölen. Evde degil de sinemada, hatta mümkün ise imax de izlenmesi gereken bir basyapit.
Daha önce bol bol söylemis olmaliyim; etrafimdaki pek çok insanin sevmedigi Daniel Craig in canlandirdigi en son James Bond karakterine ben hayranim. Bunca yil boyunca alistigimiz o güvenli ve beyefendi Bond un daha yeni “çift sifir” almis, asi ve haylaz yönü ile tanismaktan ben fazlasiyla memnun olmustum. Sinema tarihi yillar boyu mükemmel olani ve hiç hata yapmayani yüceltmekten vazgeçtigi için, ve de insan dogasinin kusursuz olmadigini artik kabul ettigi için rahat bir nefes almaya baslamistim. Hatta Örümcek Adam gibi süper kahramanlar bile bu degisimden nasiplerini almislardi (Bakiniz Spiderman 3). Bu noktada itiraz edebilirsiniz elbette; Örümcek Adam tarihin gördügü belkide en kusurlu süper kahraman olmustur diye. Haklisiniz, Süperman alinmasin ama bu onu daha çok insan daha az Kriptonlu yapiyor bana kalirsa.
Star Trek in taze kan kaptani Kirk ve Spock ise sinemadaki bu degisimin en son örnegi. Araba çalan, motosiklet kullanan, bar da “kiz meselesi” yüzünden kavga çikartan Kirk ile “duygularinin kontrolünü kaybedip” saldirganlasan Spock i beyazperde de görmekten ayni derecede keyif aldim
Son olarak gicir gicir USS Enterprise gemisi ve yepyeni kadrosu ile isimleri henüz açiklanmayan 2 devam filminin daha gelecegini ögrendim ki: keyfim iyice yerine geldi.
July 1, 2009 Comments Off
Kulaklari Olmayan Tavsan; KeinOhrHasen
Eskiden, pazar gecesi sinemasi diye birsey vardi. Özel televizyon kanallarinin ilk yayina basladigi dönemde, henüz halkin begenisini tam kestiremedikleri için, pazar aksami pek bir meshur film gösterilirdi beyaz camda. Sonradan “halkin” pazar gecelerinde sadece ama sadece futbol ile çosmak istedigi ortaya çikivermisti.
Hatta meshur bir “jingle” i vardi bu kusagin; Karla Bonoff un seslendirdigi All My Life!
Am I really here in your arms?
This is just like I dreamed it would be.
I feel like we’re frozen in time,
And you’re the only one I can see.
Sanirsam o kusagin etkisinden bir türlü kurtulamadim; yeni bir haftaya baslamadan önce güzel bir film izlemek bana hala fazlasiyla çekici geliyor.
Bu aksam bir alman komedisi izledim; Kein-Ohr-Hasen, kulaklari olmayan tavsan.

Sanirsam 2. dünya savasi üzerine çok fazla film seyretmisim, Almanya dan bir komedi filmi çikmasini hiç beklemiyordum. Belkide Fatih Akin in gözünden bu ülkeyi izlemeye fazlasiyla alismisim…
Film, paparazzi Ludo ile ana okulu ögretmeni Anna nin kesisen yollarinin komik ve duygusal öyküsünü anlatiyor ve yukaridaki resimdeki (kulaklari olmayan) tavsancik önemli bir rol oynuyor.
Aylardir kösede tuttugum bu filmi neden bu aksam izledim hiç bilmiyorum! Ama alman sinemasina olan bakisim oldukça etkilendi. Kimse yanlis anlamasin, eger ortada Leben der Anderen gibi bir sahaser var ise elbette o sinema tartismasiz basarilidir. Benimkisi daha çok beklentilerin ve aliskanliklarin getirdigi bir izlenim; yoksa film boyunca bol bol seyrettigim Berlin’e hala ayni “ask” la bakiyorum.
June 28, 2009 Comments Off
Bir Alisveriskoligin Itiraflari
Bu filmi izlemeye niyetlendigimde amacim biraz hos vakit geçirmek biraz da eglenmek idi.. öyle çok büyük beklentilerim yoktu açikcasi.
imdb puani malesef göz kamastirici degildi, gerçi hangi filmin puani yüksek bu siralarda. Evet ilk 250 film listesine bakip insanin gözleri kamasabilir; ama isin içinde bir romantik-komedi olunca malesef imdb kullanicilari puan verirken çok pinti oluyorlar; yorumlarin çogunlugunda ise filmleri yerden yere vuruyorlar.
Bu film içinde durum pek farkli degildi, 5.8 puan ile “eh, zor durumda kalinirsa izlenebilir” kategorisine çoktan girmisti. Yorumcularin “romcom flick” tabiri varki; bütün filmler aksiyon olmali geri kalanlari çöpe atmali anlami tasiyor.
Evet, pek çok romantik-komedi dise dokunur bir iz birakmiyor geride, amaç zaten 1.5 saat boyunca perdeleri dünyaya kapatip sanal bir dünyada yolculuk yapmak sadece. Malum dönüste ayni dünya, ayni sorunlar ile bekliyor olacak. Biraz keyifli bir mola vermekten ne zarar gelebilir ki. Evet, bu mola sirasinda ekranda çilgin bir aksiyon ya da inanilmaz kanli bir korku filmi de izlemek isteyebilirim. Bourne serisini ve 28 Hafta Sonra yi sirf böylesi anlar için bir kösede sakli tutuyorum. Ama bazen ekranda ne gürültü olsun ne de kaos ve gerilim olsun istiyorum; iste böylesi zamanlarda sonraki sahnede ne olacagini tahmin etmenin fazlasiyla kolay oldugu komedileri izlemeyi seviyorum.
Hemcinslerim arasinda bu film tarzini begenen neredeyse yok gibi; kiz arkadaslari istedigi için zorla izleyenler disinda elbette.

Filmden hiç bahsetmedim degil mi? Beklentimin ötesinde fazlasiyla eglendim bu filmi izlerken. Özellikle basroldeki Isla Fisher mükemmel bir oyunculuk sergilemis kesinlikle. Sirf onu izlemek için bile yeniden izleyebilirim. Bu tarzin olmaz ise olmazi New York ta geçen, en yakin kiz arkadasi bile kaybetmenin esiginden dönülen, bol bol marka kiyafet, çanta ve ayakkabi gösterilen güzel bir seyirlik bana göre. Film boyunca serpistirilmis espirilerin beni çogu yerde gülmekten kirip geçirdiginide belirtmeliyim.
June 6, 2009 Comments Off