Lifelog of Musa Yılmaz

Category — Seyahat

San Francisco

Çok ama çok uzun bir yolculuktu, hasta hasta çikilinca daha bir yorucu oldu ama, pisman degilim kesinlikle. döünce saatlerce uyudum ve yeni yeni kendime gelmeye çalisiyorum; güzel anilar kaldi körfezin kiyisindaki kentten.

en basta muhtesem ev sahibim Berk e tesekkür etmek istiyorum, onca isinin arasinda zaman ayirip dolastirdigi için, ve birde hiç duraksamadan espriler yapip neselendirdigi için… sonrasinda sevgli ipek e, hocasindan izin alip gelebildigi ve benimle sehrin her kösesini (yagmur, dolu dinlemeden) dolastigi, yalniz birakmadigi için… siz ikiniz olmasaydiniz bu kadar keyifli olmazdi bu 8 gün eminim.

Hava: SF hep bahar havasi olurmus? biz oradayken berkeley in tepelerine kar bile yagdi, gerisini siz düsünün! bol bol yagmur (water proof bot aldim ilk günden) yagdi, bir deli rüzgari vardi okyanustan esen… arada günes göründü kayboldu…

Yemek: o kadar dedim gitmeden önce ama cheesecake factory ye gidemedim, ama olsun kim berkeley e gidip adana yiyerek geri dönebilir ki benden baska? SF insani da farkli inanin, kahvalti modasi var sehirde, brunch yapan yerler tiklim tiklim.. Berk bizi öyle güzel yerlere götürdü ki… pancake pancake oldu ben.. hem de en güzellerinden yedim bol bol, mutlu mesut döndüm. Sirf pancake var sanmayin, her mutfaktan her çesit yemek var sehirde, caniniza ve kesenize bakiyor sadece.

Anlatacak öyle çok konu var ki: kisa kisa özetleyim simdilik kalanini resimlerle birlikte juriden sonra yazarim belki;

Homeless: her taraf evsiz dolu.. delisi var, saç bas dagilmis olani da var, bavullu daha derli toplu olani da var, berkeley de yatip kalkani da var ama her taraf ta var… bu kadar zenginligin ortasinda öyle büyük bir tezat ki sormayin.

SFMoMA: mimarisi muhtesem, gift shop u sahane.. ama ya sergileri, o kadar sansli degildik sanirsam.

Union Square: sehrin kalbi.. xmas alisverisinde binlerce insan, onlarca marka, müthis güzel oteller.. ve meydanin ortasinda bir buz pateni pisti. Paten yapan ipek in fotografini çekmeye çalisan ben… birde gözü dönmüs bir zara alisverisi.

chinatown: union dan 2 blok ötede bambaska bir dünya.. bambaska bir kültür, insan bu kadar iç içe olmasina sasiriyor gerçekten.

Fisherman’s Wharf: sehrin bol iskeleli sahil seridi, hatta 39 numarali iskeleyi alisveris merkezi haline getirmisler. Yüzen mall gibi bir durum var ortada, Timsah seklinde ekmek yapan bir meshur firin, sira sira dizilmis seker dükkanlari, deniz aslanlari, bol bol karides, bol bol kalamar…

Hyde: tepeden denize dogru inen her iki yani sira sira agaç kapli bir güzel sokak, cable car in körfeze indigi, inerken yol boyu minik dükkanlari ve yapisik evleri ile hayran birakan caddesi.

Castro: rengarenk bayraklari, Milk filmini oynatan tarihi salonu, müthis italyan firini, firin demek az kalir, muhtesem peynir, sarap ve yemekler haziriyorlar. Bir de çok cana yakin çalisanlari var.

Haight: hippiler mi? çoktan gitmisler.. geriye binbir çesit rengarenk giysi ve esya satan dükkanlar kalmis, dolasmaya görmeye deger kesinlikle.

Golden Gate: evet üzerinden yürüyerek geçmek mümkün bu köprüden. Okyanustan esen deli rüzgara inat, elimizde birer sicak çikolata bir uçtan digerine yapilan hayatta bir kere deneyimi. Sonunda sehrin her tarafi daha sicak gelmeye basliyor insana… nedense?

Gg

Lombard: dünyanin en kivrim kivrim caddesi, çok yaklasilan, niyet edilen, ama bir türlü gidilemeyen, akilda kalan, bir sonrakine diye aci da olsa kabullenilen cadde.

Golden Gate Park: sehrin ortasindaki orman, orman in ortasinda ise CA Academy of Sciences: bilim merkezi. Sans bu ya halk gününe denk geldik, tabiki bize o kalabalikta planetoryum haram oldu.. çiçek bahçelerini gezdik.

Alcatraz: dünyanin en meshur hapishanesi, müthis bir “audio tour” hazirlamislar, walkman gibi kulakliginizi takip dinliyorsunuz… amerikan pazarlama dehasinin sahane bir sonucu yine. Unutmadan, tekneye binmeden önce zorla resminizi çekiyorlar, sonra da dönüste zorla çektikleri o resmi size isterseniz geri satiyorlar.. birde bizim gibi fotograf makinasi görünce poz vermeye merakli insanlar olunca :)

BART: rahat koltuklari, hali kapli vagonlari ile körfezi sehre baglayan metro, herkes bizim gibi “bart” diye okuyor bu arada… “the friendliest train operator of all times” gibi anoslar yapan söförleri varki sakin sasirmayin. Bu sehrin havasindan midir nedir, herkes bir uçuk, biraz da kaçik zaten. Birde bart i herkes kullaniyor… sirf en garibanlar degil.

Simdi neden onca pahali olmasina ragmen, bu sehirde yasayan insanlarin sehri neden bu kadar çok sevdiklerini çok iyi anliyorum: SF hem amerika hem de degil, üstüne üstelik her kösesi farkli bir renkte… ne istanbul gibi bana göre, kendine has ayri bir havasi var hatta. Dünyanin gezilesi, görülesi, belkide yasanilasi bir muhtesem kösesi.

Tekrar yolum düser mi birgün bilmiyorum; bir parça hüzün de kaldi SF dan bana hatira.

December 24, 2008   5 Comments

Delta? … DELTA …!

Canim çikti ama sonunda bitti, artik rahat bir nefes alabilirim…

“Belki” de kalmadi artik, çünkü biletimi aldim; San Francisco yolcusuyum artik. Kesin!

Nereden baslasam anlatmaya; bütün aksam kaç sefer THY yi aradim, kaç uçus sitesini dolastim saymadim…

Fazlasiyla pahali sözde THY rezervasyonumu bir türlü sevememistim; Frankfurt ta 55 dakikada uçak degistirmemi bekleyen THY, yeni ortagi United için Ankara dan check-in yapabilecegi konusunda bile emin degildi. Mazeretleri ise korkunçtu; yeni birlestik… bilemiyoruz, siz DHM yi arayip sorun…. vs vs.

dünyanin parasini ödeyip alacagim bilete dair 2 basit soruya yanit bile alamadim!

Dönüs daha bir eglenceli görünüyordu: chicago da terminal 1 den çikip, air train ile terminal 5 e geçmem, güvenlik aramasindan geçip THY den check-in yaptirmam ve 2. güvenlik noktasindan geçip kapiya ulasmam için bana verdigi süre 1 saat 20 dakika idi… (Üstelik amerikada güvenlik aramalarinda ayakkabi çikartmak bu kadar normal sayilmaya baslanmisken!)

o da herhangi bir geçikme olmaz ise… benim gibi, her türlü ulasim aracina erkenden ulasma hedefine saplantili, bir adam için ecel terleri dökmek anlamina geliyordu.

Sevgili uçus sitem orbitz önceki aksam ansizin yok ettigi sihirli ve ucuz bileti yeniden ortaya koyunca, ikinci bir telefon dalgasi basladi, bildik bir acentayi ve olmaz ise olmaz THY yi aradim: sonuçta kafam daha çok karisti… üstüne orbitz ben amerikan karti isterim diye tuturunca, o ucuz ve sihirli bileti baska hiçbir site de bulamayinca.. tam da vazgeçmek ve THY ve onun sözde ortagi united a razi olmak üzereyken ..!!!!

bana delta fikrini veren orbitz oldu, 2. en uygun fiyat nedense delta ile çikiyordu.. hafizam çirpiniyordu oysa: “delta nin istanbul çikisli uçusu vardi degil mi? hem de jfk ye”.

üstelik united in aksine karsimda bir türkiye ofisi bulunmaktaydi… hiçbir soruya cevap veremeyen bir “star alliance” ortagi degildi. Düsünüyorum da: uçuslardaki her anonsun önüne “bir star alliance üyesi..” ni eklemeyi çook güzel biliyorlar ama… neyse!

ve sonunda delta nin kendi internet sitesinde buldum aradigim bileti; fiyatlar gözlerimi yasartti gerçekten. Son anda mastercard in 3d secure dedigi sistem ile epey bir mücadele ettim ama… sonunda biletimi aldim; gidiyorum artik!

Ggate

(Thomas Hawk in bu fotografi gerçekten nefes kesici)

Ama biliyorum yarin herkes ayni cümleyi kuracak “ama istanbul çikisli ve dönüslü, ankara degil”; bende diyecegim ki “ama jfk de terminal bile degistirmeyecegim”

Uzun zamandir göremedigim istanbul un söyle bir havasini almak, isbankasi’nin dis hatlardaki mühtesem lounge inin keyfini sürmek te cabasi.

Nerede kullanirim bilmiyorum ama madem delta bileti aliyoruz, delta nin mil programina üye olayim en azindan dedim..

25bin km mi?

November 21, 2008   No Comments

City by the Bay

Belkide;
tam 3 hafta sonra bugün,
dünyanin öteki ucunda,
bir baska okyanusun kiyisinda olacagim…!
kim bilir?

Tpeaks

(Yukaridaki fotograf, hayati boyunca 1 milyon resim çekmeyi hedeflemis Tomas Hawk ‘in mutlaka görülmesi gereken flickr albümünden)

Yeniden yollara düsme ihtimali bile gezgin ruhumu heyecanlandiriyor. Onca isin arasinda oturmus uçak biletlerine, kalacak ve gezilecek yerlere bakiyorum.. kaç zamandir görmek için can attigim sehir var ufukta. Uzun zamandir özledigim sevdiklerimi görme; onlarla birlikte bu sehrin her kösesini arsinlama ihtimali var ufukta..

PS: Isin en güzel tarafi ise bu sefer vize pesinde kosturmak zorunda olmamam. Pasaportumu alip su an bile çikip gidebilirim :)

November 18, 2008   18 Comments

istanbul, 4 gün

Fotograflar henüz elime ulaşamadı malesef; ama geçen 4 günün kısa bir özetini yapmaya çalıştım…

Akbil; (evet bende akbil var) ankara da unuttum! Sonrasında herşey 1.30 oldu.. ama herşey! Bol bol jeton aldık, tramvay jetonunun vapur turnikelerinde çalışmadığını da (acı ile)keşfettik ..

Dolmabahçe nin yanındaki çay bahçesi; “Shish kebap” ını denemedik ama, manzarası enfesti. Bilmiyordum, o devasa tankerkerin öglene kadar marmara dan karadenize doğru geçtiklerini, ögleden sonra ise ters yönde ilerlediklerini.. (nedense köprü onlara göre alçakmış gibi geliyor her seferinde)

Ortaköy; o ufacık meydanı neden reklam stantları ile işgal ederler anlamıyorum!

Eminönü; her daim kalabalık, ama öylesine masalsı bir manzarası varki, hele bir de vapura binince buradan! Bir tarafta Galata kulesi, diğer tarafta Topkapı…

Cadde; olmaz ise olmaz değil mi? istanbul un en sevdiğim yeri.

Üsküdar; bozuk toshiba yı teslim almaya geçerken bir vapur getirdi beni oraya..

Conrad; şık bir düğün, harika yemekler, kocaman bir düğün pastası (hiç bu kadar yüksek olanını görmemiştim) ama kulaklarıma iyi gelmeyen bir müzik.. ve düğün sonrası gecenin kritği için otel odasında sohbet.

Bebek teki starbucks; azmettim gittim sonunda. Denizin hemen dibindeki kırmızı minderlerini kimse oturmasa da, sahile demirlemiş teknelerin üzerinden karşıyı seyretmek çok keyifli idi!

Kanyon; takdir edilesi mimarisi, dudak uçuklatan etiketleri, havalanından beter güvenlik araması mı, yoksa selpakmatik imi? Yok hayır mağzalarından fotograf makinanızı saklı tutmanızın gerekliliği!

İstiklal Caddesi; yaşamın asla durmadığı, her cinsten insanın sürekli olarak aktığı ve hatta yürürken bir uçtan diğerine Hatırla Sevgili nin müzik albümünün çıktığını öğrendiğim yer.

Leb-i Derya; Mojito, koyu bir sohbet, sebepsiz gözyaşları, tadına asla doyulmayan ışıl ışıl bir istanbul seyri.

Cevahir deki Kahve Dünyası; gidin ve “çikilotalı fondü” yü tadın mutlaka!

Leb-i Derya Richmond; kısa bir bakış, sıcak bir karşılama.. mutlaka gidilecek bir yer.

(Bu arada 4 ile 8 arası bulunduğun yakada kalmayı, karşıya geçmeye tenezzül etmemeyi de öğrendim…)

August 21, 2007   1 Comment

San Diego (2005)

Uzun zamandır aklımda San Diego üzerine bir gezi yazısı yazma fikri vardı. 1 hafta önce başladım ama yazı uzadıkça uzadı, ne çok anı kalmış aklımda ben bile şaşırdım. Son olarak yazıdaki resimlerin altına Google Earth (GE) kmz dosyalarını ekleyerek sizleride oraya uçurmak istedim.. umarım beğenirsiniz.

Aslında 2004 te niyetlenmiştim gitmeye.. Korkutucu idi biraz da! İlk defa ülke dışına çıkacaktım, onda da dünyanın diger ucuna gidecektim. Düşünsenize, amerika okyanusun ötesinde idi ve ben onunda diger ucuna gidecektim. En zor kısmı saydığım para kısmını bile (zar zor) halletmiştim ki, sonrasında efsane olan vize sorunumu yaşadım elçilikte.. bu hikayemi ayrı bir yazıya taşıyayım, sonunda gidişim bir sonraki seneye kaldı. (azmin elinden ne kurtulabilir ki?)

Çılgın bir uçak yolculuğu idi kesinlikle, heyecandan ve sabah 6 daki istanbul uçağını kaçırma korkusundan, o gece hiç uyumamıştım. Bu arada hayatımda ilk defa uçağa binecektim, düşünüyorum da yüsekten korkan birisi için oldukça cesurmuşum. İstanbul dış hatlar; benim gördüklerim arasında harika bir terminal. İşbankası’nın o muhteşem lounge ını o sefer epey bir arayıp bulamamıştım. (sonraki gidişim de buldum ve acaip keyif çatmıştım)

Neyse, kaç sefer arandığımı saymadım ama malum 11 eylül sonrası dönemde yaşıyorduk artık ve havalanına adım atmanız zorunlu soyunma eylemini kabullenmenizle aynı anlama geliyordu. Önce terminal girişinde, sonra biniş kartı ile geçtiginiz güvenlik noktasında, ama asıl arama (amerikaya gidiyoruz ya) uçağa bineceginiz kapının önünde idi..

Okyanus aşırı uçuş dediğiniz, 11 saat boyunca bir metal kutunun içinde yüzlerce insanla birlikte olmak anlamına geliyordu (oldukça klostrofobik bir ortam ama bol bol yemek ve eglence mevcut). Hayret ettigim (ama sevindigim) olay yükseklik korkumun uçuş korkusu gibi bir yan etkisinin  olmadığını keşfetmem oldu, ilginç degil mi?

Yedik uyuyuk yine yedik .. üff tamam yeter artık derken vardık JFK ye. Burası öyle büyük bir havalanı ki, uçağın indikten sonra terminale ulaşması için yaklaşık 15–20 dakika boyunca peronda devasa bir otobüs gibi yol alması gerekti. Ama beni asıl şaşırtan bu yolda giderken kocaman bir köprü ile 8 şeritli bir otoyolun üzerinde geçmesi olmuştu. Artık amerika daydık degil mi? Burası herşeyin fazla olduğu ülke idi!

Uçuş çilem malesef new york ta bitmedi, 5 saatlik bir beklemeden sonra 6 saatlik bir san diego yolculuğum oldu ki; hatırlamıyorum! Cidden kendime geldiğimde okyanus un (pasifik ama) üzerinde alçalıyorduk. Sonrasında meksika (san diego tam sınırda) üzerinden dönüp, gökdelenlerin yanı başından piste doğru alçalıverdik. görülmeye deger bir manzara idi. Gece saat 10 idi ve ben yaklaşık 23 saattir yoldaydım ama hala aynı günü yaşıyordum.

Çok şikayet ettim degil mi yolculuktan.. kusura bakmayın!

Ilık (serin) bir yaz havası karşıladı terminalin dışında. Siz sakın benim gibi o filmlere aldanmayın, burada geceleri serin oluyor, akdeniz havasının bunaltan neminin olmadığını düşünün. ve yanınıza mutlaka uzun kollu (ama ince) birşeyler alın… benim gibi yapmayın yani! Benimle montunu paylaşan sevgili Cem i burada anmadan geçemeyecegim.

Cuma gecesi idi ve ben şehir merkezinde bir hostel de kalacaktım; ama hostel in bu kadar canlı bir cadde de (5. cadde) olduğunu tahmin etmemiştim. Dedim ya cuma gecesi idi ve cadde boyuncaki tüm o kulüpler ve restoranların kalabalığından trafik kilitlenmiş akmıyordu. Malum burası yollar (hatta oyoyollar) ülkesi idi ve saatte 60 ın altına düşmek bile vahim sayılıyordu.

O kalabalığın içinden elimdeki valizle sıyrılıp hostele ulaştığımda yol yorgunluğu iyice basmıştı üzerime. Danışma resepsiyon arası birşeyde oturan (bir tarafı kalkmış, ukela..) hatun deposito için verdigim 20$ lık banknotun sahte olduğunu idda edince sinirden deli olmuştum… hala kendisini nefretle anıyorum!

İşte kaldığım odanın penceresinden 5. caddenin gündüz manzarası;

IM000705

[GE – Hostel]

Bayraklar, mekanın (hostel in yani) uluslararası kimliğinden, aşağıda bir adet italyan restoranı, caddenin karşısında ise Fridays ve yanında ise bir sinema var (not bu ülkede sinemaya Theatre diyorlar, tiyatro ya ne diyorlar bilmiyorum hala).

[şimdiye kadar bu sayfada yazdığım en uzun yazı olacak gibi, o yüzden ……]

[Read more →]

April 30, 2007   13 Comments