Category — Genel
Yagmurdan kaçan
Avrupa kültür başkenti olmasına 3–4 ay kalmış iken İstanbul da uçağa yetişmek isteyenler otoyolda boğuldu…
Ankara da belediye başkanı halkın komuşuluk ilişkilerine el attı; sel geliyor üst kat komuşunuza sığının dedi…
Gülsem mi ağlasam mı bilmiyorum?
Arşivleri karıştırıp bu enfes yazıyı okuyorum; Can Dündar ın kaleminden 12 sene önce çıkıvermiş satırlar (Kaynak)
Ayri bir dünyada yasiyorduk yagmurdan önce…
Devasa bir otoyol, kivrila kivrila uza yarak, bizi o modern tapinaga bagliyordu.
Çalistigimiz bina, 20. yüzyil mimarisinin final gösterisiydi adeta… Çifte güvenligi asip, ‘disari’ya hiç benzemeyen bir uzay üssüne giriyorduk, Burasi bilgisayar donanimi, uydulari, haberlesme agi, bürolari ile çölün ortasina yanlislikla konmus bir uzay gemisi gibiydi. Pencerelerimi zin fümesi, ‘çöl’ün vahsiligini perdeliyordu. 100 metre ötede yasayanlar dan biri içeri çagrilsa, ayri bir ülkeye geldigini sana bilirdi neredeyse…
‘Içerde’ güne, Internet araciligiyla Paris Louvre müzesindeki empresyo nist koleksiyonunu izleye rek baslayabiliyorduk, 100 metre ötede, “disarida”, günes, belediyenin ucuz ekmek büfesinin önündeki kuyrugun üzerine doguyordu.
Hirçin dalgalarla çevrili bir adada hamak kurmus oturur gibiydik.
Sonunda deniz kabardi. Dalgalar adayi basti. Ve bir hirçin yagmur, güvenlik kilidini önüne katip, silip süpürdü içeriyle disari arasindaki uçurumu…
‘içeri’, ‘disari’ya benzedi.
Ece Ayhan yillar önce yazmisti, “sizin yasam standardinizi, yasadiginiz ülkedeki hayat vasati belirler” diye…
Ortalama hayat sefil bir düzeye inmisse, evinizin çevresine çelik duvarlar da örseniz nafiledir…Bir sabah, yalinizin önünde, komsu gecekondularin kanalizasyon artiklarini buluverirsiniz. Altin kaplama musluk takimlarinizdan su akmaz , milyarlik otoyollarinizda sol seritte seyreden bir at arabasini sollamak için yirtinirsiniz. Avustralya’dan modem araciligiyla geçmeye çalistiginiz “Çag Atladik” baslikli yazi, kenardan akan derenin tasmasi sonucu elektrikler kesildigi için gazeteye ulasamaz.
Toplumsal ortalama, çagi yakalayamamissa siz tek basiniza çag atlayamazsiniz.
Çünkü refah da ask gibidir, paylasildikça güzellesir.
September 11, 2009 No Comments
Viyana nin nesi meshur?
Gelmeden önce duymaya alistigim bu soruya artik cevap verebilirim kanimca… 3 ay geçti ve ben bu cevaptan artik eminim.
Mozart?… Hayir efendim, her ne kadar liköründen anahtarligina, hatta çikilotasina kadar herseyini yapip satsalar bile Mozart Salzburg da dogmustur, Viyana da 4 sene yasamistir sadece. Bu süre içerisinde kaldigi ev su an çok rabet gören bir müze olabilir ama Viyana nin en meshuru Mozart degil malesef!
Ne peki? diyerek oflayanlari daha fazla merakta birakmadan hemen cevaplayim; Wanner i meshurdur.
Benim uzunca bir süre Manner diye okudugum Viyana nin tarihi 9katçisi…

Kimse alinmasin ve de sasirmasin lütfen, ama gerçek iste.. o çok ama çok sevdiginiz “dokuz kat” in dogdugu yer Viyana; adi ve elbette tadi farkli birde.
Yukaridaki resimde görüldügü üzere sehirdeki her markette obur boyutunda da bulmak mümkün. Resim sizi aldatmasin, normalleri yine seçe parmak kivaminda, alistiginiz dokuz kata oldukça benzemekte. ama benim gibi her markete gidisinizde onu da deneyim bununda tadina bakayim derseniz; birgün kendinizi böyle karamelli wanner paketi ile basbasa bulabilirsiniz.
Bir resim daha ekleyip bu yaziyi bitirmek istiyorum;

Viyana caddelerinden birinde tramvay (ya da buradakilerin dedigi üzere Bim) ile giderken bu resmi çekiverdim. Siz “Ne özelligi var ki, alti üstü iki araba” diye cümlenize baslamadan hemen anlatayim. Öncelikle genel kültür ders 1: avusturya da araba plakalari.
Öncelikle bölgenin adini gösteren bir harf (W; Wien / Viyana), sonra kirmizi üzerine beyaz haç seklindeki avusturya bayragi ve sonrasinda bol bol rakam ve plakanin en sonunda bir en fazla iki adet harf. Örnek olarak lütfen yukaridaki resimdeki kirmizi arabanin plakasina bakiniz!
Bu kadar bilgiden sonra yandaki beyaz Audi nin plakasina bakinca ilginç olan ortaya çikiveriyor: Viyana nin W si mevcut ama bayraktan sonraki kisim pek bir enteresan; CATLA 1 !
O zaman ben diyorum ki Viyana nin Wanner den sonra ikinci meshur olani; dünyanin neresine giderse gitsin “kendine özel” plaka almaya merakli olan memleketlisi imis.
Evet hemen aklinizdan geçen “o” soruya cevap vereyim: bu güzelim beyaz audi yi bir esmer güzeli kullaniyordu.
June 26, 2009 4 Comments
Fotograflarim
Amatörce çektigim fotograflarimi paylasmak için Flickr’i kullaniyordum. Fakat günün birince “ücretsiz” kullanim için 200 resim siniri oldugunu ögrenince; önce sinirlendim.. sonrada baska alternatifler arastirmaya basladim.
Sonunda kendi kendime evsahipligi yapacagim kendi fotograf sitemi kurmaya karar verdim.. photos.musa

Simdilik 6 albüm içerisinde toplamda 246 resim bulunmakta. Hatta çok merak edilen San Francisco resimlerimide ekledim.
Devami.. elbette gelecek.
June 2, 2009 No Comments
Burn-E
Yeni öğrendim. Meğer Wall-E nin dvd sinin içinde bir minik sürpriz varmış: Burn-E!
keyifli seyirler.
June 1, 2009 No Comments
Mezuniyet konusmasi
Hiç unutmuyorum, lisans arkadaslarimin “kep” beklentisini ve olmadigini duyunca israrla “gerçekten kep yok mu?” diye sormalarini. Evet, ODTÜ de mezuniyet cübbelerinde kep malesef yok. Gerçi 2002 den sonra mezun olan insaat ögrencileri kep yerine baret giymeyi ve sonrasinda onu firlatmayi kesfettiler ama gökten yüzlerce baret yagmasi malesef kep in yerini tutmuyor.
Asagidaki resim 2004 yilindaki mezuniyet töreninden… güzel anilari olan enfes bir aksam üzeri idi…

Bu yilki tören 28 haziran da imis… bunca sene boyunca çogu zaman arkadaslarimi mezun etmek için, ama her zaman o havayi koklamak için katildigim töreni malesef bu sene göremeyecegim. Üstelik stadyum da tekrar el sallayarak yürümek, tekrar cübbe giymek, belkide baret takmak ve hatta firlatmak.. ve son kez diploma almak için orada bulunmayi öyle de çok istiyorum ki.
Aslinda bu yaziyi yazma sebebim çok begendigim bir mezuniyet konusmasini paylasmak içindi.. ama iste klavyeme bunlar dokundu.
Grey’s Anatomy geçen haftalarda 5. sezonunu bitirdi, ve bu sezonun 22. bölümünde benim hayatta duydugum en güzel mezuniyet töreni konusmasi geçiverdi dizide. Bunca yil boyunca okul birincilerinin konusmalarini dinledim, hatta birinin kürsüden ilan-i askina tanik bile oldum, ama beni en çok duygulandiran konusma, belki bir belkide onlarca senaristin elinden çikmis satirlar oldu;
Today’s the day my life begins.
Today, I become a citizen of the world.
Today, I become a grown up.
Today I become accountable;
to someone other than myself, and my parents.
Accountable for more than my grades.
Today, I become accountable to the world;
To the future, to all the possibiltiies that life has to offer.Starting today,
My job is to show up;
wide eyed, and willing, and ready.
For what? I don’t know.
For anything; for everything.
To take on life, to take on love;
To take on the responsibility and possibilty.Today my friends, our lives begin;
and I for one… can’t wait.
May 31, 2009 9 Comments
Listerine
Süpper bir gargara isteyenlere duyurulur… iste aradiginiz ürün.
Bunu denedikten sonra Türkiye de satilan oralb ve vs ürünler sekerli su gibi kalacak; zehir gibi tadi var açikcasi… ama muhtesem etkili.

ilk defa amerikada sevgili ipek in sayesinde kesfetmistim listerine i; geçen gün Bipa (viyana nin kozmetik market zinciri) da görünce atlayiverdim hemen…
Kapagi biraz problemli, tadi inanilmaz asitli ama sonrasinda cidden keyifli bir etki birakiyor…
Duyduguma göre artik güzel ülkemde de bulunuyormus, bende dönüste 1–2 koli tasimayi planliyordum oysa.
Bir gargara üzerine bu kadar çok konusulur mu?
May 10, 2009 1 Comment
Özlediklerim
Viyana ya geldigimden beri özlüyorum… sonunda oturup yaziya döktüm özlediklerimi;
Istanbul; ilk gördügümden beri tutkuyla sevdigim kent… Istiklal in kalabaligini, Beyoglu nun arka sokaklarinda dolasmayi, Leb-i Derya nin terasindan gece isiklarini seyretmeyi, Çengelköyü, Bebek sahilinde yürümeyi, ansizin köse basinda görünen Galata kulesini, tüneli, Eminönü iskelesinden Karaköy ü seyretmeyi, Cadde nin hiç bitmeyen isiltisini ve kafelerini, vapurla karsiya geçmeyi…

Ankara; asil duruslu baskentim, bozkirin ortasindaki ikinci evim… ankara da dostlarimi özledim en çok; sonra da okulumu, bahar senliginde stadyumun çimlerinde olmayi, kütüphane nin üçüncü katini, A4 ün amansiz yokusunu … özledim. Sonra Tunali da gece gece yürümeyi, Çankaya nin huzurlu arka sokaklarini, Akün ün isiltili sahnesini, herhangi bir Aspava da gecenin yarisi kraliyet ailesiymis gibi agirlanmayi, Ege nin bahçesinde raki muhabbeti yapmayi, Botanik Parkin tepesinden gün batimini seyretmeyi, Ivy nin ve Mesa North un terasini, çim amfi de konsere gitmeyi ve Dost kitabevinin raflari arasinda kaybolmayi…

Antalya; en eski dostum, akdenizli ruhumum aynasi güzel sehrim; ailemi özledim… yaz gecelerinde sicaktan uyuyamamayi, ilik yaz melteminin deniz kokusu tasimasini, Beach Park in gece civiltisini, Konyalti sahilinde yürürümeyi, Kemer yolunda gece gece araba kullanmayi, kisin hiç bitmeyen yagmurlarini, Kaleiçinin sokaklarinda kaybolmayi, Tophane den yat limanini ve Kemer sahilini seyretmeyi, gün batarken Lara sahil yolunda olmayi, Adrasan in sessiz huzurunu ve berrak sularini, Isiklar caddesinin o rahat kalabaligini…

özlediklerim arasinda asil yeme-içme kismi var ki;
Güveç in kapamasini ve incir uyusturmasini, Quickchina Tapanyaki nin essiz menülerini, Kavaklidere Ancyra nin kirmizi rengini, Ege nin karides güveçini, Efe nin yesil rengini ve kokusunu, Tadim in pizzalarini, sütlü tatlilarin hepsini ama hepsini, bir akdeniz gecesinde buzlanmis bardak içerisindeki Efesi, annem in gözlemelerini, sebze yemeklerinin (neredeyse) tamamini, simdi önüme bir tabak içerisinde koysalar düsüp bayilacagimdan emin oldugum mantiyi, balik-roka-raki muhtesem üçlüsünü, binbir çesit beyaz peyniri, saymakla bitiremeyecegim çesit çesit mezeyi…
özledim.
May 8, 2009 6 Comments
Frech Press
Sonunda yeni evime taşındım :) Bu şehirde kalan 11 ayımı geçireceğim ufacık tefecik ama bana ait şirin bir yerim var artık.
Evin anahtarını alır almaz ilk yaptığım iş kendime bir Frech Press edinmek oldu; aslında kahve cenneti bir ülke avusturya, hatta melange adlı kahvesi ile de pek bir meşhur. Ama süt olmadan sade kahve içmek için bazen takla atmak gerekiyor bu kentte…
Malum en son buzsuz kola istediğimde ice tea gelmişti; sütsüz kahve istersem ne gelir hala merak içindeyim.
Neyse, ben döneyim asıl mevzuya… anahtarımı alır almaz metroya atladım ve şehrin öteki ucuna doğru yola koyuldum. Burya geldiğimden beri metro ilk defa “gerçekten kalabalık” idi.. seferlerde aksama vardı sanırsam -almanca anonslar çok bilgilendirici oluyor benim için– o yüzden şehir merkezinde neredeyse bütün vagonlar insan doluverdi.
Sonunda Maria Hilfer e ulaştım, buranın alışveriş caddesi.. mağzalar ve kafeler… upuzun bir cadde.
Starbucks ta daha önce gözüme kestirdiğim french press e yanaştım hemen. Yardımsever bir kız hemen geliverdi; “büyük boyu da var…” gibi sorularına cevap verdikten ve onu ikna ettikten sonra asıl soru geldi;
“kullanmayı biliyor musunuz?”
cidden önce şaka yapıyor sandım.. baktım kız gayet ciddi “biliyorum elbette” dedim; içimden “ben bu işin kitabını dahi yazarım” demek geldi ya :)
Sonunda evimdeyim, kahvemi yaptım… süt yerine baileys de ekledim, müthiş oldu.
May 6, 2009 1 Comment
