Category — Hayat
Ruhumu güneşe serdim..
Kaçtım.. geçen salı gecesi paldır küldür topladım valizimi ve kaçtım ankara dan!
Kongreden ve beni iyice bunaltan, bir türlü bitmeyen, tüm o işlerden bir parça kurtulmak ve nefes alabilmek için denize doğru gittim.
Bir süre dolansamda ortada, sonunda ayaklarım beni yine oraya, resimdeki ahşap terasa götürdü.

Kısa bir süreliğine herşeye ara verip, ruhumu güneşe serdim! Çok iyi ettim.
September 3, 2007 No Comments
istanbul, 4 gün
Fotograflar henüz elime ulaşamadı malesef; ama geçen 4 günün kısa bir özetini yapmaya çalıştım…
Akbil; (evet bende akbil var) ankara da unuttum! Sonrasında herşey 1.30 oldu.. ama herşey! Bol bol jeton aldık, tramvay jetonunun vapur turnikelerinde çalışmadığını da (acı ile)keşfettik ..
Dolmabahçe nin yanındaki çay bahçesi; “Shish kebap” ını denemedik ama, manzarası enfesti. Bilmiyordum, o devasa tankerkerin öglene kadar marmara dan karadenize doğru geçtiklerini, ögleden sonra ise ters yönde ilerlediklerini.. (nedense köprü onlara göre alçakmış gibi geliyor her seferinde)
Ortaköy; o ufacık meydanı neden reklam stantları ile işgal ederler anlamıyorum!
Eminönü; her daim kalabalık, ama öylesine masalsı bir manzarası varki, hele bir de vapura binince buradan! Bir tarafta Galata kulesi, diğer tarafta Topkapı…
Cadde; olmaz ise olmaz değil mi? istanbul un en sevdiğim yeri.
Üsküdar; bozuk toshiba yı teslim almaya geçerken bir vapur getirdi beni oraya..
Conrad; şık bir düğün, harika yemekler, kocaman bir düğün pastası (hiç bu kadar yüksek olanını görmemiştim) ama kulaklarıma iyi gelmeyen bir müzik.. ve düğün sonrası gecenin kritği için otel odasında sohbet.
Bebek teki starbucks; azmettim gittim sonunda. Denizin hemen dibindeki kırmızı minderlerini kimse oturmasa da, sahile demirlemiş teknelerin üzerinden karşıyı seyretmek çok keyifli idi!
Kanyon; takdir edilesi mimarisi, dudak uçuklatan etiketleri, havalanından beter güvenlik araması mı, yoksa selpakmatik imi? Yok hayır mağzalarından fotograf makinanızı saklı tutmanızın gerekliliği!
İstiklal Caddesi; yaşamın asla durmadığı, her cinsten insanın sürekli olarak aktığı ve hatta yürürken bir uçtan diğerine Hatırla Sevgili nin müzik albümünün çıktığını öğrendiğim yer.
Leb-i Derya; Mojito, koyu bir sohbet, sebepsiz gözyaşları, tadına asla doyulmayan ışıl ışıl bir istanbul seyri.
Cevahir deki Kahve Dünyası; gidin ve “çikilotalı fondü” yü tadın mutlaka!
Leb-i Derya Richmond; kısa bir bakış, sıcak bir karşılama.. mutlaka gidilecek bir yer.
(Bu arada 4 ile 8 arası bulunduğun yakada kalmayı, karşıya geçmeye tenezzül etmemeyi de öğrendim…)
August 21, 2007 1 Comment
Özür ve Merhaba
Bir süredir (hem de uzunca bir süredir) yazamadım.. o yüzden özür diliyorum öncelikle (ama haklı sebeplerim vardı!)
PS: Sevgili Ayşe.. mesajını aldım :)
Çok deli bir temmuz geçirdim.. bir doğumgünü (pardon iki), bozuk bir laptop, sürekli daha da yoğunlaşan işler, bitmeyen, bunaltan bir sıcak ve yılın beklenen olayı: su kesintisi… harika değil mi?
Bilgisayarım sıcaklara daha fazla dayanamadı ve pes etti.. bir gün açılmamaya karar verdi ve öyle kaldı.. bütün verileri taşımak ve beni (sıcacık) odama daha da sıkı bağlayan bu desktop a mahkum olmak zorunda bıraktı. Oda demişken.. bu sene cidden çok sıcak.. Normalde kuzeye baktığından yazları serin olan ofisim, bu sene pencere ve kapı açıldığında bile sauna ortamını aratan bir ısı seviyesine sahip ki… su kesintisi de tuz-biber oldu anlayacağınız.
Doğumgünüm şahane idi.. pasta nın üzerindeki rakam şeklindeki mumlar ilk önce 3 ve 2 şeklinde gelse de (ani bir hareketle 2 ve 3 sırasına girdiler ben görmeden).. quickchina da (evet yine orada) çok keyifli idi! Hayır elbette 23 olmadım ama.. yaşlanıyoruz işte!
Yarın (su kesintisinin ilk günü) kaçıyorum bu şehirden.. sevgili laptop umu her yaz gittiği istanbul a, servisine taşıyacağım (Ben bu toshiba yı sağlam olur diye aldım ya, hala ona yanarım). Bu sefer bir delilik yapıp, çengelköy sırtlarına vurmayacağım kendimi ama! Sabah çayımı içmeye çınaraltı na gidip, adam gibi bir taksiye binip servisin yolunu tutacağım.
Sonrasında…? İstanbul.. bekle beni geliyorum; ah nasıl da özledim!
Ne acı ne acı insan kendine ne kadar yenik
Bulunmadı ihanetin ilacı yürek koca bir karadelik
Yapacak hiçbir şey yok gönül bu sevdi
Yeni bir ten yeni bir heyecan bilirim üstelik
July 31, 2007 No Comments
Temmuz değerlendirmesi
Tam sene sonu sayılmaz belki ama.. doğum günüm yaklaşırken geçen yılın hesabını yaparım hep kafamda. Eksiler bir kefeye, artılar bir kefeye… ikisine de sığmayanlar başka bir kefeye! Neler yaşadığımı düşünür yılın en önemli olaylarını belirlerim çoğu zaman, ve en önemlisi neler öğrendiğimi ve geçen sene de nasıl, ve ne biçimde değiştiğimi değerlendirir; sonrasının çizgilerini belirlerim. Yapılacak olanlar, düşünülecek olanlar, bir daha düşünülmeyecek ve yapılmayacak olanlar… diye.
Bazen ağır gelse de bu eylem, benim için artık vazgeçemeden yinelediğim bir temmuz ritueli oldu çıktı.
Bu sene ise iyiyden iyiye zor geçiyor “temmuz değerlendirmelerim”… Geçen senenin hesabını vermek oldukça güç geliyor. Güç demişken, güçler savaşından çıkmış gibi hissediyorum kendimi (belkide çıkamadım hala). Kendimize kurduğumuz hayatlarda onca insan, onca başka hayat var çevremizde, ve bu hayatlar ile görünmeyen halatlar ile iç içe geçmiş, karmakarışık olmuş bir ağ gibi sarılıyız. Herbiri ayrı ayrı umut besliyor, hayal kuruyor, ama talep ediyor, ama mutlaka birşeyler bekliyor… ve asılıyor ipin ucuna. Güveniyorsa eğer ipin diğer ucundakinin kolay kolay yıkılmayacağına, sımsıkı da sarılıveriyor.
Bu sene etrafımdaki tüm o ipleri ansızın bırakmayı düşündüğüm bir gece, göründüğüm kadar güçlü olmadığımı hissettim.. Sanırsam geçen sene beni en çok sarsan olay da bu oldu. Bir yandan ayakta kalmaya çalışırken, bir yandan da tüm o beklentileri karşılamaya çalışmak; zor (ama cidden zor) geliverdi işte.
Şimdi o geceyi düşünürken, belki de ipleri çoktan bırakmalıydım diyorum… belki de daha gevşek tutup, “daha bencil” bir adam olarak devam etmeliydim yola. Bunu hangi kefeye koyacağımı ise hiç bilmiyorum.
July 11, 2007 No Comments
Temmuz geldi
Ayların en güzeli geldi yine.. sıcağıyla geldi belki, ama iyiki geldi işte! Bereket ankara geceleri serin.
Bunca işin arasında tatil bana (çok ama çok) uzak görünse de, yeni bir yüzme şortu alıverdim geçen hafta. Aklımda deniz hayalleri (ve kulağımda dalga sesleri ile) arada çıkartıp bakıyorum o zamandan beri :)
Geçen haftasonu evimde, antalya da idim… döndüğümden beri ısrarla “tatil den gelmedğimi” savunsam da kimseyi inandıramadım. Neden se herkesin aklında antalya = tatil olmuş iyice.
Bizimkilere teknoloji yatırım(lar)ı yaptıktan sonra (ve elbette evdeki tüm elektronik cihazlar ile ilgilendikten sonra) geri döndüm. Yolda yeni favorim “iki aile” dizisini (1. sezonu, çok keyifli … ısrarla tavsiye ederim) ve uzun zamandır izlemek istediğim Cars (arabalar) animasyon filmini izlerken, arada (bol bol) harika dolunayı seyre daldım.
Temmuz geldi ya.. benim alıp başımı gidesim var bu şehirden.. yine.. evet yine! Bu ay bir delilik yapıp, ayın en güzel gününün sabahında kendimi boğazın kıyısında bulabilirim.
Kim bilir?
July 8, 2007 No Comments
Bir buruk tören, bir güzel haber…!
Bugün (ve hatta bu sıcak günde) mezuniyet töreni vardı okulda. Yılların alışkanlığı ile yine katıldım törene.. ama bu sefer cüppe alıp stadyumda yürümedim.. dışarıda kapının açılmasını bekledim.
Bir yandan kendi tören istatistiğimi yaparken; 8 senede 6–7 tanesine katılmışım, 3 sefer cüppe giyip stadyumda turlamış ama sadece ilkinde diploma almışım, bir yandan da bu senenin bana göre neden bu kadar buruk ve kısmende hüzünlü geçtiğini düşünüyordum!
En çok kızdığım, isimleri anons edildikleri halde törene katılmayanlar oldu… Bütün gün gitmemeyi düşünüp, sonrasında da ayaklarımı sürüyerek gelsem de.. kızdım işte gelmeyenlere! (bana ne değil mi?)
İnşaat’ın o bitmeyen diploma kuyruğuna vardığımda, tüm o “sonları ve hüzünleri” bir kenara bırakıp etraftaki çoşkunun ve umudun (ve pozitif enerjinin) içine bıraktım kendimi.
İzlerken 2007 mezunlarımızı aklıma … kendi mezuniyet törenim geldi, kendi arkadaşlarım, kaç seneyi birlikte geçirdiğim onca insan geliverdi. Geçen yıllarda ne çok savrulduk böyle;
So if we get the big jobs
And we make the big money
When we look back now
Will our jokes still be funny?
PS: Günül en güzel ve şaşırtıcı haberi çok sevdiğim o eski (ama cidden en eski-18 yıllık) arkadaşımdan geldi. Bu hafta içinde bahsedeceğim.. mutlaka :)
June 24, 2007 No Comments
Fragilidad
Fragile ın ispanyolcası, fırahilidad diye okunuyor kendisi.. Son birkaç gündür kulaklarımda çınlayan şarkının ta kendisi. Sting in o insanın içine uzanıp dokunan fragile şarkısının ispanyolcası yani, yine Sting den dinlemek ise ayrı bir keyif elbette!
On and on the rain will fall
Like tears from a star…
On and on the rain will say
How fragile we are?
Bir yandan da düşünüyorum, ne kadar kırılgan olduğumuzu! Yaşam boyu etrafımıza ördüğümüz duvarların / kabukların aslında camdan olduğunu, ve bir anda paramparça olabileceğini. Kurduğumuz tüm o dostluklar, arkadaşlıklar, aşklar ile sapasağlam bir kale gibi yükseldiğimizi tam da düşünürken, kendimizi camdan bir seranın içine hapsedilmiş, hareket etmekten bile korkar buluvermemizi.
Mitolojik Truva hikayesindeki o yenilmez kahraman Achilles in en zayıf noktası, ölüler ile yaşayanlar dünyasını ayıran Styx nehrine batırılmayan tek yeri olan topuğu imiş. İlginç değil mi; öyle büyük bir kahraman için komik bir zayıflık gibi görünsede sonunu getiren darbeyi de oradan almış.
Peki bizim en zayıf noktamız, camdan kalemizin en ince duvarı neresi?
Kalemizin kapılarını her gelişlerinde sonuna kadar açtığımız, en çok sevdiklerimiz, en çok güvendiklerimiz, camdan duvarların içinde ihanetlerini hiç beklemediklerimiz değil mi?
Bu sebepten değil midir, zaman geçtikçe daha az insana hayatımızda yer açmamız, kaybettiğimiz duvarların yerine yenilerini örmektense kalemizin kapılarını tamamen kapatmamız, ve de içeride kalanlara elimizde kalan tüm güveni ve umudu yüklememiz. Zaman geçtikçe daha da kırılgan olmamız, daha az insana daha çok güvenmemizden degil midir?
June 10, 2007 1 Comment
Bildiri isimlendirmesi mi?
Öğlenden bu yana aklıma geldikçe gülüyorum.
Malum eylül de düzenlenecek kongremizin biricik sekreteryası, web sayfası tasarımcısı… herşeyiyim. Eposta nın ucundaki adamım ya.. bugün de bildirilerin gönderilmesi için songün (idi).. %30 u bile gelmedi ama. Türk usulü çalışkanlık buna deniyor olsa gerek.
Neyse! Bundan aylar önce oturup saatler boyu uğraşarak bildirilerin hazırlanmasına dair kuralları içeren upzuzun bir yazı hazırladım, web sayfasında duyurdum, eposta ile tüm katılımcılara ilettim.
Bu isteklerimden basit, ama en önemli olan gönderilecek dosyaya verilecek isimdi elbette. Herkes farklı bir isim vermesin, sonra ben samanlıkta iğne aramayayım diye tüm bildirilere bir numara verdim önce.. sonra da dedim ki
Bildiri dosyalarının isimlendirilmesinde kabul edilen bildiri özetleri listesindeki bildiri numarası ve ilk yazarın soyadı (örneğin 01-Yesilirmak.doc) kullanılmalıdır.
Oldukça basit degil mi? Numarana listeden bak, yanına soyadını yaz, word dosyasını ekle ve yolla.. degil mi? Siz öyle sanın!
Bugün gelen epostalardan birinden aynen şu isime sahip bir dosya çıkıverdi (82–Yılmaz.doc.doc)… !#$!… İkinci doc nereden geldi hala çözemedim.
İşin en komik yanı, bunu gönderenin bizim camiada çok saygınlık gören, ülkenin sayılı okullarından birinde öğretim üyeliği yapan birisinin olması. Güler misin, ağlar mısın halimize!
Bugün sırf bununla da bitmedi elbette. En ince ayrıntısına kadar yazdığım tüm o yazım kurallarını okumadan (ya da sallamadan) yalapşap birşeyler yazıp gönderenleri mi istersiniz, yoksa kabul edilmeyen bildirisini bile gönderen değerli hocalarımızı mı? Bugün Türkiye nin akademik dünyasına hüzünle ve acıyarak baktığım bir gün oluverdi.
May 15, 2007 No Comments