Category — Hayat
2010
Y2K; milenyum ile bilgisayarlar çökecek ve kiyamet kismende olsa gelecekti.. gelmedi.. üstüne yeni milenyum un ilk 10 yili geçti bile.
Geldik 2010a; bu son on yilda neler neler oldu, düsünüyorum da.. kimini gülümseyerek kimini aci bir tebessümle hatirladigim yüzlerce, hatta binlerce ani, hikaye, fotograf var ilk on yildan elimde kalan. Bazi resimlerde yanimda olupta simdi olmayanlar, o resimlerde olmayipta simdi yanimda olanlar… hayat sürprizlerle doluymus gerçekten.

2010 neler getirecek, neler çikartacak bilmiyorum. Bilmekte istemiyorum, John Lennon in dedigi gibi “Hayat, sen plan yaparken olanlar(mis)dir”
Bu benim 2010 tarihli ilk ve son yazim; bu sene blog’larimdan mola (sebatical) aliyorum kendim için..
Herkese keyifli bir yil diliyorum, dilerim hersey gönlünüzce olur.
January 6, 2010 Comments Off
En güzel bayram; 29 Ekim
Belki 23 Nisan yanina yaklasabilir; o da hem çocuklara adanmis oldugu için hem de “egemenligin millete ait oldugunu” hatirlattigi için.
Yeterince sevinçle kutlamiyoruz 29 Ekim’i, ya da bana yetmiyor iste bu protokol usulü stadyum kutlamalari. Nerede sölenler, konserler, geçitler… Istanbul da enfes havai fisek gösterileri oluyor, üstelik bogaz da. Ama keske bütün ülkede senlik havasinda kutlasak 29 Ekim’i.

Bir dilegim daha var; Cumhuriyetin 100. yilinda “yeni bir 10. yil marsi” buluversek kendimize; sonrasinda meydanlarda, sokaklarda hep birlikte söylesek bagira çagira.
“Güzel ve yalniz” ülkemin Cumhuriyet Bayrami kutlu olsun.
October 29, 2009 Comments Off
Viyana nin nesi meshur?
Gelmeden önce duymaya alistigim bu soruya artik cevap verebilirim kanimca… 3 ay geçti ve ben bu cevaptan artik eminim.
Mozart?… Hayir efendim, her ne kadar liköründen anahtarligina, hatta çikilotasina kadar herseyini yapip satsalar bile Mozart Salzburg da dogmustur, Viyana da 4 sene yasamistir sadece. Bu süre içerisinde kaldigi ev su an çok rabet gören bir müze olabilir ama Viyana nin en meshuru Mozart degil malesef!
Ne peki? diyerek oflayanlari daha fazla merakta birakmadan hemen cevaplayim; Wanner i meshurdur.
Benim uzunca bir süre Manner diye okudugum Viyana nin tarihi 9katçisi…

Kimse alinmasin ve de sasirmasin lütfen, ama gerçek iste.. o çok ama çok sevdiginiz “dokuz kat” in dogdugu yer Viyana; adi ve elbette tadi farkli birde.
Yukaridaki resimde görüldügü üzere sehirdeki her markette obur boyutunda da bulmak mümkün. Resim sizi aldatmasin, normalleri yine seçe parmak kivaminda, alistiginiz dokuz kata oldukça benzemekte. ama benim gibi her markete gidisinizde onu da deneyim bununda tadina bakayim derseniz; birgün kendinizi böyle karamelli wanner paketi ile basbasa bulabilirsiniz.
Bir resim daha ekleyip bu yaziyi bitirmek istiyorum;

Viyana caddelerinden birinde tramvay (ya da buradakilerin dedigi üzere Bim) ile giderken bu resmi çekiverdim. Siz “Ne özelligi var ki, alti üstü iki araba” diye cümlenize baslamadan hemen anlatayim. Öncelikle genel kültür ders 1: avusturya da araba plakalari.
Öncelikle bölgenin adini gösteren bir harf (W; Wien / Viyana), sonra kirmizi üzerine beyaz haç seklindeki avusturya bayragi ve sonrasinda bol bol rakam ve plakanin en sonunda bir en fazla iki adet harf. Örnek olarak lütfen yukaridaki resimdeki kirmizi arabanin plakasina bakiniz!
Bu kadar bilgiden sonra yandaki beyaz Audi nin plakasina bakinca ilginç olan ortaya çikiveriyor: Viyana nin W si mevcut ama bayraktan sonraki kisim pek bir enteresan; CATLA 1 !
O zaman ben diyorum ki Viyana nin Wanner den sonra ikinci meshur olani; dünyanin neresine giderse gitsin “kendine özel” plaka almaya merakli olan memleketlisi imis.
Evet hemen aklinizdan geçen “o” soruya cevap vereyim: bu güzelim beyaz audi yi bir esmer güzeli kullaniyordu.
June 26, 2009 4 Comments
Mezuniyet konusmasi
Hiç unutmuyorum, lisans arkadaslarimin “kep” beklentisini ve olmadigini duyunca israrla “gerçekten kep yok mu?” diye sormalarini. Evet, ODTÜ de mezuniyet cübbelerinde kep malesef yok. Gerçi 2002 den sonra mezun olan insaat ögrencileri kep yerine baret giymeyi ve sonrasinda onu firlatmayi kesfettiler ama gökten yüzlerce baret yagmasi malesef kep in yerini tutmuyor.
Asagidaki resim 2004 yilindaki mezuniyet töreninden… güzel anilari olan enfes bir aksam üzeri idi…

Bu yilki tören 28 haziran da imis… bunca sene boyunca çogu zaman arkadaslarimi mezun etmek için, ama her zaman o havayi koklamak için katildigim töreni malesef bu sene göremeyecegim. Üstelik stadyum da tekrar el sallayarak yürümek, tekrar cübbe giymek, belkide baret takmak ve hatta firlatmak.. ve son kez diploma almak için orada bulunmayi öyle de çok istiyorum ki.
Aslinda bu yaziyi yazma sebebim çok begendigim bir mezuniyet konusmasini paylasmak içindi.. ama iste klavyeme bunlar dokundu.
Grey’s Anatomy geçen haftalarda 5. sezonunu bitirdi, ve bu sezonun 22. bölümünde benim hayatta duydugum en güzel mezuniyet töreni konusmasi geçiverdi dizide. Bunca yil boyunca okul birincilerinin konusmalarini dinledim, hatta birinin kürsüden ilan-i askina tanik bile oldum, ama beni en çok duygulandiran konusma, belki bir belkide onlarca senaristin elinden çikmis satirlar oldu;
Today’s the day my life begins.
Today, I become a citizen of the world.
Today, I become a grown up.
Today I become accountable;
to someone other than myself, and my parents.
Accountable for more than my grades.
Today, I become accountable to the world;
To the future, to all the possibiltiies that life has to offer.Starting today,
My job is to show up;
wide eyed, and willing, and ready.
For what? I don’t know.
For anything; for everything.
To take on life, to take on love;
To take on the responsibility and possibilty.Today my friends, our lives begin;
and I for one… can’t wait.
May 31, 2009 9 Comments
Özlediklerim
Viyana ya geldigimden beri özlüyorum… sonunda oturup yaziya döktüm özlediklerimi;
Istanbul; ilk gördügümden beri tutkuyla sevdigim kent… Istiklal in kalabaligini, Beyoglu nun arka sokaklarinda dolasmayi, Leb-i Derya nin terasindan gece isiklarini seyretmeyi, Çengelköyü, Bebek sahilinde yürümeyi, ansizin köse basinda görünen Galata kulesini, tüneli, Eminönü iskelesinden Karaköy ü seyretmeyi, Cadde nin hiç bitmeyen isiltisini ve kafelerini, vapurla karsiya geçmeyi…

Ankara; asil duruslu baskentim, bozkirin ortasindaki ikinci evim… ankara da dostlarimi özledim en çok; sonra da okulumu, bahar senliginde stadyumun çimlerinde olmayi, kütüphane nin üçüncü katini, A4 ün amansiz yokusunu … özledim. Sonra Tunali da gece gece yürümeyi, Çankaya nin huzurlu arka sokaklarini, Akün ün isiltili sahnesini, herhangi bir Aspava da gecenin yarisi kraliyet ailesiymis gibi agirlanmayi, Ege nin bahçesinde raki muhabbeti yapmayi, Botanik Parkin tepesinden gün batimini seyretmeyi, Ivy nin ve Mesa North un terasini, çim amfi de konsere gitmeyi ve Dost kitabevinin raflari arasinda kaybolmayi…

Antalya; en eski dostum, akdenizli ruhumum aynasi güzel sehrim; ailemi özledim… yaz gecelerinde sicaktan uyuyamamayi, ilik yaz melteminin deniz kokusu tasimasini, Beach Park in gece civiltisini, Konyalti sahilinde yürürümeyi, Kemer yolunda gece gece araba kullanmayi, kisin hiç bitmeyen yagmurlarini, Kaleiçinin sokaklarinda kaybolmayi, Tophane den yat limanini ve Kemer sahilini seyretmeyi, gün batarken Lara sahil yolunda olmayi, Adrasan in sessiz huzurunu ve berrak sularini, Isiklar caddesinin o rahat kalabaligini…

özlediklerim arasinda asil yeme-içme kismi var ki;
Güveç in kapamasini ve incir uyusturmasini, Quickchina Tapanyaki nin essiz menülerini, Kavaklidere Ancyra nin kirmizi rengini, Ege nin karides güveçini, Efe nin yesil rengini ve kokusunu, Tadim in pizzalarini, sütlü tatlilarin hepsini ama hepsini, bir akdeniz gecesinde buzlanmis bardak içerisindeki Efesi, annem in gözlemelerini, sebze yemeklerinin (neredeyse) tamamini, simdi önüme bir tabak içerisinde koysalar düsüp bayilacagimdan emin oldugum mantiyi, balik-roka-raki muhtesem üçlüsünü, binbir çesit beyaz peyniri, saymakla bitiremeyecegim çesit çesit mezeyi…
özledim.
May 8, 2009 6 Comments
Frech Press
Sonunda yeni evime taşındım :) Bu şehirde kalan 11 ayımı geçireceğim ufacık tefecik ama bana ait şirin bir yerim var artık.
Evin anahtarını alır almaz ilk yaptığım iş kendime bir Frech Press edinmek oldu; aslında kahve cenneti bir ülke avusturya, hatta melange adlı kahvesi ile de pek bir meşhur. Ama süt olmadan sade kahve içmek için bazen takla atmak gerekiyor bu kentte…
Malum en son buzsuz kola istediğimde ice tea gelmişti; sütsüz kahve istersem ne gelir hala merak içindeyim.
Neyse, ben döneyim asıl mevzuya… anahtarımı alır almaz metroya atladım ve şehrin öteki ucuna doğru yola koyuldum. Burya geldiğimden beri metro ilk defa “gerçekten kalabalık” idi.. seferlerde aksama vardı sanırsam -almanca anonslar çok bilgilendirici oluyor benim için– o yüzden şehir merkezinde neredeyse bütün vagonlar insan doluverdi.
Sonunda Maria Hilfer e ulaştım, buranın alışveriş caddesi.. mağzalar ve kafeler… upuzun bir cadde.
Starbucks ta daha önce gözüme kestirdiğim french press e yanaştım hemen. Yardımsever bir kız hemen geliverdi; “büyük boyu da var…” gibi sorularına cevap verdikten ve onu ikna ettikten sonra asıl soru geldi;
“kullanmayı biliyor musunuz?”
cidden önce şaka yapıyor sandım.. baktım kız gayet ciddi “biliyorum elbette” dedim; içimden “ben bu işin kitabını dahi yazarım” demek geldi ya :)
Sonunda evimdeyim, kahvemi yaptım… süt yerine baileys de ekledim, müthiş oldu.
May 6, 2009 1 Comment
Yesil isik
insan en kolay “düzen” e alışırmış, benim de burada en çabuk alıştığım “yürüyen yeşil adam ışıkları” oldu.
Yaya geçitlerinde yeşil adamı beklemeye ve sonrasında görür görmez yola atlamaya öyle çabuk alıştım ki; ülkeme dönüşte kesin ilk yaya geçidinde ezilirim diye düşünüyorum şimdilerde.
Şehir merkezinde durum daha bir vahim bu arada; ışık olmayınca neredeyse yine hiç bakmadan atlayıveriyorum yola… herkes duruyor, yol veriyor.
Yok bu işin sonu iyi değil!
April 18, 2009 1 Comment
12
Viyana daki 12. günümü ve 2. haftasonumu bitirdim. bir kocaman aferin bana. Şimdi birazcık -kısa kısa– izlenimler.
Pazar günleri herbir yer kapalı. Aç kalmak istemiyorsanız cumartesiden yiyecek stoklamanız gerekiyormuş. Zaten bu 12 günde market uzmanı kesildim ya, bende dün alışveriş yapmıştım.
Favori marketim Spar şimdilerde, okula yakın “Gourmet” versiyonunu buldum, onu ziyaret ediyorum fırsat buldukça. Zielpunkt taki “cent” kavgasından sonra yolun karşısında bile olsa adım atmaya pek niyetim yok. Bu “cent” olayı ne derseniz; 6.03 oyro luk alışverişe karşılık 10 oyro verdim; 3 cent iniz yok mu dediler, gerçekten bütün bozukları evde bırakıp çıkmıştım, yok dedim bende… sonra daha trajik bir cümle geldi “3 centiniz bile yok mu gerçekten”… yok kardeşim tek bir cent bile yok deyince; 4 oyro para üzeri aldım. Devamı da var gerçi, türk usulu ertesi gün “3 cent” i geri vermeye kalkıştım; kasiyerin “fransız bakışını” herhalde hayatım boyunca unutmayacağım :)
Kimse burada bizim gibi “yuro” demiyor, herkes “oyro” diyor… bende alıştım sonunda!
Toplu taşıma muhteşem, şehrin en güzel tarafı hatta… şehirde çok büyük olmayınca (1.7 milyon nufus) bir uçtan diğerine en fazla 1 saat içerisinde gidebiliyorsunuz. Ne turkike var ne de başka bir bileti göster/okut geç sistemi… sürekli olarak inip biniyorsunuz, o kadar! Arada kontrol yapıyorlarmış ama bana denk gelmedi henüz, gerçi kapı gibi aylık biletim var yanımda.
Aylık ve haftalık biletler ilginç, o haftanın başından sonuna kadar, ya da o ayın 1 inden 30 una kadar geçerliler. Öyle aldım, şu gün kullanmaya başladım, üzerine 7/30 gün ekledim diye düşünenler için 8/3 vs günlük biletler mevcut. 8 günlük bilet ile 2 kişi 4 gün de dolaşabiliyormuş.. bak bu da ilginç.
Metro (U-Bahn) hatları U1 den U6 ya kadar isimlendirilmiş olsada, U5 eksik arada, biraz araştırdım, yapım aşamasında imiş, zaten bu şehirde metro inşaatları hiiiç bitmez imiş.
Şehir “bezirk” denilen bölgelere ayrılmış, 1. viyana dedikleri eski şehir olup, zamanında surlar ile çevrili olan ve 2 sefer osmanlı taarruzuna direnen kısım imiş. Sonra surlar yıkılmış ve şimdilerde Kartner Ring adı verilen büyük cadde yapılmış… ve şehrin kenar mahalleleri bir bir şehire dahil edilmiş. Şu an toplamda 23 bölge bulunmakta.
Posta kodu sistemi de bu bölge numarasını içermekte; 1XX0 şeklinde olan posta numaralarında XX bölge numarasını temsil ediyormuş.
Bu şehirde ciddi bir türk potansiyeli var; yolda metro da ilginç sohbet ve küfürler ile karşılaşmamak mümkün değil. Ben 11. bölgede yaşıyorum, geçen gün okuldan eve dönerken kaldığım yere çok yakın minik bir dükkan keşfettim; hani kazak/atkı vs örmek için yün satın alınan “yüncü” dükkanları vardır ya, işte onlardan bir tanesi ile karşılaştım, ve hala kendime gelemedim. Gerçi iki adım ötede türk pidesi, tulumba tatlısı vs satan yer de var ama…
Bu kentte öyle devasa alışveriş merkezleri yok, 1–2 tane ufak tefek var o kadar, onlarda akşam 7 de kapatıyorlar, ve pazar günü hiiiç açılmıyorlar.
Yolda belde her yerde bol bol ekmek arası döner satılıyor, “kebap” diyorlar.. sakın olaki bulaşmayın… Gerçi şahane tabelalar var; kebap-şinitzel-pizza… girişimcilik diye buna derim ben işte!
Ankara da okulda iken bir deste anahtar taşırdık yanımızda, ana kapının ayrı, odanın ayrı, fotokopi odasının ayrı… burada sihirli anahtar sistemi ile karşılaştığımdan beri çok eğleniyorum. Sadece tek bir anahtar ile binanın giriş kapısını, posta kutusunu, evin kapısını açabiliyorum… başka bir kapıyı açmıyor; denemedim gerçi, ama öyle dediler.
Fatura ödemek; banka maceramı daha sonra anlatacağım, ama burada kaldığım ilk gün posta kutuma kira makbuzu gelmişti. Bende makbuzu ve bir miktar parayı alarak bankanın yolunu tuttum; meğersem makbuzun üzerine hesap numaramı yazıp, imzalamam ve bankadaki bir kutuya (bizdeki dilek ve şikayet kutularına benziyordu” atıvermem yeterli imiş. Ben gişeye gitmiştim ama sağolsunlar parayı elimden kapıp bir çırpıda hesabıma yatırdılar, sonra da nasıl imzalanır nasıl kutuya atılır bir bir gösterdiler.
Tamam ben ilk başta bu sisteme güvenmeyip, 2 gün boyunca internet ten hesabıma bakıp paranın çekilip çekilmediğini kontrol ettim… ödendi sonunda.
Şimdilik benden bu kadar, mutlu paskalyalar birde unutmadan…
April 13, 2009 Comments Off