Lifelog of Musa Yılmaz

5 yıl; 60 ay; 1826 gün…

2010 yılının başında kendi kişisel ihtilalimi yapmıştım, bir nevi kendi kendime ayaklanmış ve blogumdan mola istemiştim. Biraz gönülsüz olsada kabul etmişti; tek tük itiraz sesleri gelmişti çevreden ama sonunda mecburen boynunu bükmüş ve kabullenmişti.

2014 kapıdayken yine başka bir devrime niyetlendim; yine burada -kendi kendime konuştuğum, kendi sesimin yankılandığı bu küçük dünyada- kendi çektiğim isyan bayrağını yine kendim indirdim. Tıpkı son 1 senedir okumayı özlediğim gibi, kalemi kağıdı, klavyeyi ve elbette yazmayı özledim. Bu blogu ilk kurduğumdaki amaçım kendi kişisel arşivimi oluşturmaktı; benden sonrakilere, çocuklarıma kendi ayak izlerimi bırakmak istedim.. belki birgün aynı ayak izlerini onlarda takip etmek isterler diye bir iz bırakmak istedim.

Neden bugün? Neden 4 yıl sonra? Bilmiyorum, her zaman olduğu gibi bir cevabım yok bu soruya, sadece köprünün altından yeterince su aktığını düşünüyorum, artık ne ben eski ben değilim, ne de geçmişten üzerimde izler kaldığını hissediyorum. Bütün bunların üstüne hayatımın son 5 senesi ile artık hesaplaşmak istiyorum; zamanı geldi ve belkide çoktan geçti bile.

5 sene önce bugün; Onur un efsane otopark kavgasını yaptığı gün; Deniz in o muhteşem gülümsemesi ile yanımdan neredeyse hiç ayrılmadığı gün; bir şişe chivas ı daha öğlen bile olmadan açtığımız ve hatta gün batmadan bitirdiğimiz gün; kocaman haritadaki strateji oyununa dair kuralları 3 saat öğrenmeye çalıştıktan sonra yarım saat ancak oynadığımız gün; “draft” ları jüriye dağıttığımdan bu yana (4 haftadır) hala grip olduğum gün; son 3 senedir olmadığı kadar ayaklarımın yere bastığı gün; herkesin heyecanlı ama benim fazlasıyla sakin olduğum gün..

Yeniden dünyaya gelsem bir daha asla yapmam dediğim doktoramın son günü; juri günüm…

Üzerine 5.5 sene emek verdiğim diplomanın üzerinde yazan tarihten bu yana tam 5 sene geçmiş; inanılır gibi değil ve hatta bu ne hız değil mi? Biraz durup düşünmek lazım değil mi? Özellikle bu 5 senede 3 ülke değiştirmişsem biraz soluklanmak gerek değil mi?

Walker

Yukarıdaki Resim Beyrut'tan… adını anımsayamadığım enfes güzel yemekleri olan bir restoranının duvarından… Durmadan yürüyen Johnnie hepmizin hayatını anlatır gibi aslında; bir viski şişesinin üzerinen sinsi sinsi gülümseyerek bizi bize anlatır gibi, çünkü durmak hayata inat etmektir, durmak aslında yolun dışına adım atmaktır ve aslında durmak mümkün değildir, değil mi?

Duvardaki Johnnie gibi yıllar geçsede hiç durmamak lazım, tökezleyince elindeki bastona daha sıkı bir tutunmak lazım, dimdik ve hep ileri doğru yürümek lazım, hiç geriye dönüp bakmamak lazım.

2014 gelip kapıyı çaldığında; daha bir istekli ve daha bir umutlu olmak lazım… Geçmişin izlerinden silkinmek, peşimizde sürüklediğimiz bavullardan kurtulmak lazım… Ve istemek lazım; yeni yolculuklara çıkmayı, yeni insanlarla tanışmayı, yeni limanlara yelken açmayı, yeni ve uzak ufukları görmeyi dilemek lazım.

Bir kadehin kırmızısına, bir kadının yeşil gözlerine, bir kitabın sarı/beyaz sayfalarına dalıp kaybolmam gerek bu sene. Bir teknenin ucundan denizin mavi ılık sularına kendimi bırakmam gerek, bavulu alıp çıkış kapısına yöneldiğimde bir umut o ürkek bakışları aramam gerek, daha çok öğrenmem ve daha çok sevmem gerek. Kendimi ne kadar hırpalarsam hırpalayım yinede ayağa kalmam gerek, ne kadar çocuk kalsamda artık büyümem gerek.

Mutlu yıllar!

Be Sociable, Share!