Lifelog of Musa Yılmaz

Ömrümden uzun hayallerim

Bu yazının başlığı aslında bir kitap adı idi.. Yıllar önce kitapçı raflarında görünce adına çarpıldığım, almaya bir türlü cesaret edemediğim, okursam korkup bitiremeyeceğimi düşündüğüm bir kitabın adı idi. Bu yazıya başlamadan önce başta kitapyurdu olmak üzere net te aradım ama malesef bulamadım. Artık okuma zamanım geldi derken, bulamayabilirim.

Neden bu başlık beni böylesine çok etkiledi o zamanlar? Çünkü yazar şimdi adını hatırlayamadığım bir hastalığa tutulmuştu ve hayatı yarım kalacaktı, bitmeyecekti.. eksik kalanları belkide kağıda dökmüştü. Yapamayacağını düşündüklerini ölümsüzleştirmek istemişti.

“Uzak Ufuklar” beni alıp götüren başka bir kitap. Himalayaların içinde saklı bir vadide sonsuz hayatı tadan bir grup insanın öyküsü idi. Sonsuz hayata sahip olursanız neler yaparsınız? Vadidekiler bilim ve sanatla uğraşıyordu. Kimi 50 sene boyunca piyana ile ilgileniyor kimi ise 100 senelik biyoloji araştırmaları ile haşır neşir oluyordu. Ömür uzadıkça; hayatın algısı farklılaşıyordu.

Gelelim 3. kitaba, “Yüzüklerin Efendisi”ne; malum elfler. Ödülleri sonsuz hayat, cezaları ne derseniz Silmarillion’u okumalısınız. Elflerin o tepeden bakışları, dünyadan uzak yaşayışları, olan bitene sanki farklı bir pencereden bakar halleri.. işte hepsinin altında bu “ödül” yatmakta. Kitapta insan kaderini seçen Arwen ile elf kaderinde devam eden babası Elrond’un hüzünlü vedası anlatılır. Sonsuzluk yemini bozulunca, araya ölüm girince, veda etmek cidden zor olmalı değil mi?

Neden açtım bu başlığı ve neden yazmaya başladım? Ben uzun zamandır hayallerimi rafa kaldırmıştım, onu farkettim geçen günlerde. O zamandan beri aklımı belkide en çok kurcalayan konulardan biride bu oluverdi. Neden, nasıl.. vs bahsetmeyeceğim. Hayat dönemlerden oluşuyor. Bir dönem geliyorki bırakın kapıyı, penceredeki perdeleri bile kapatmak gerekiyor. İşte öylesine bir dönemde bütün niyetler ve umutlar paketlendi ve rafa kalktı.

En kötüsüde zaten umutlarını paketlemek aslında. Tek tek özene bözene saklamak en diplere, en köşeye.. Oysa “bir umuttur yaşatan insanı” demiyor muydu Bulutsuzluk Özlemi? İnsan umutları olmadan yaşar mı? Yaşarmış demek ki. Ne kadar doğru tartışılır. “Keşke” leri sevmem ama geriye dönsem kaldırmazdım hayallerimi rafa, yine yanımda taşırdım şüphesiz. Ağır bir bavul gibi çeke çeke götürürdüm gittiğim her yere.

İnsan darbe aldıkça kırılıyor, kırıldıkça parçaları savruluyor etrafa.. sonrasında o parçaları bir şekilde tutturuyor birbirine, ama kırık çizgileri hala belli oluyor. Ne kadar güzel yapıştırmaya çalışsa bile, en güçlü yapıştırıcıyı kullansa bile o çizgiler bakabilen gözler için olduğu gibi duruyor.

Benimkiside öyle bir hikaye işte.. biraz kırık dökük biraz “paramparça”, Teoman ın en sevdiğim şarkısı gibi. Şimdilerde başka bir sancı var içimde. Bir dönem biterken yeni bir dönem başlıyor. (Hayır akademik dönemlerden bahsetmiyorum bu sefer) Sancılarını hala çektiğim, kırık izlerini üzerimde taşıdığım bir dönemden çıkıyorum (ve çıktım hatta) ve yeni bir döneme giriyorum.

Evet hala bilmiyorum, doğumgünü yazımdan beri değişen tek şey bilinmeyenlerin sayısındaki artış oldu. Hayat matematik denklemi olsa idi benimkisi şu sıralarda 18 bilinmeyenli bir polinom olurdu şüphesiz.

Artık rafları boşaltmanın zamanı geldi. Tozları alınmalı, paketler özenle açılmalı… hayaller tekrar okunmalı, şevkatle kucaklanmalı ve umutla bağlanmalı. Ferzan Özpetek!in o çok güzel filmi gibi, “Bir Ömür Yetmez” belki, ama o ömür doyasıya yaşanmalı.

Be Sociable, Share!