Sonunda izledim; Mustafa
Ne çok konuşuldu değil mi? Can Dündar ın kaleminden daha henüz çıkmadan internet sayfasından takip etmeye başladığım, beyazperde de boy gösterdiği zaman “nefret” oklarına hedef olan Atatürk belgeseli: Mustafa.
Aradan çok zaman geçti ve ben daha bu akşam izleyebildim… Geç kalmış hüzünlü, keyifli ve duygu yüklü bir akşam geçirdim. Biraz koyu siyah kahve, bir dilim de pasta eşlik etti bana bu 2 saatlik yolculukta.
Akşamın sonunda biraz gözyaşı, bir parça gülümseme, biraz keder ama en çok kıvanç ve sevgi ile kalkıverdim ekranımın başından.
..ve bunca zamandır kopan tartışmaların sebebini, kaynağını, niyetini anlamaya ve çözmeye çalışıyorum hala kafamda.
Karanlıktan korkar mıydı gerçekten? Yoksa uzaktaki toz bulutunu isyancıların ayak sesleri mi sanmıştı? Çok mu içerdi her gece köşkünde? En büyük korkusu hepten unutulmak mıydı?
Bütün bunlar gerçek ise, artık o bildiğimiz ve sevdiğimiz Mustafa Kemal değil miydi? Yoksa sadece duymak istediklerimizi beklerken, masada/ekranda umduğunu bulamayan misafir hırçınlığımız mıdır?
Yukarıda saydıklarım 2 saatlik filmin 5, bilemediniz 10 dakikasını işgal ederken… belgeselin kalan zamanı boyunca Mustafa Kemal in hayatını nasıl ülkesine ve halkına adadığı anlatılırken, imkansız denilecek devrimlerine nasıl müthiş bir aşkla sahiplenmesi gösterilirken, hasta yatağından son vilayet Hatay için doktorlarına inat nasılda kalkıp yollara düştüğünden bahsedilirken, yok olmanın eşiğindeki ülkesini önce kurtarıp sonrasında kurduğu bütün film boyunca anlatılırken…
5 dakikaya takılıp kalmak, hakaretler savurmak, öfke kusmak, filmi nefretle anmak; sadece ve sadece görmemektir, bakıpta görememektir.
Karanlıktan korkan adam; mum alacak parası bile kalmadığı zamanda para ve silah bulup kurtuluş savaşını başlatmıştır!
Uzaktaki toz bulutuna aldanan adam; yüzlerce yıldır saltanat altında yönetilen bir toplumda o tacı taşıyana karşı gelmiş, tek başına anadolu yollarına düşmüş ve halkını bir araya getirmiştir!
Unutulmaktan korkan adam; imkansız denileni başarmış ve on yılda on beş milyon genç yetiştirmiş ve kurduğu ülkeyi onlara emanet etmiştir!
Diyelim ki gerçek bütün bu söylenenler; O’nun başarılarının ve eserlerinin yanında ne önemi var ki? Bir parça bile olsun eksilir mi hiç liderliği, zayıflar mı hiç kumandanlığı, söner mi hiç devrimleri, sallanır mı hiç gönlünüzdeki yeri?
Zaaflarımızın bizi biz yaptığı gibi, O’nu daha çok insan yapar sadece.

Hayret! Uzunca bir sure sonunda… hatta belki de ilk defa anlasamayacagiz seninle bu konuda… Anlasamadigimiz konu Mustafa Kemal’in “insanlastirilma” adi altinda zaaflarinin anlatilmasi degil. Cok tabiidir ki onun da korkulari, onun da sevdalari ve hastalik zamanlari olmustur. Burada sorulmasi gerek sey, bu filmin yayinlanmasi icin uygun zaman bu mudur? Tam da baska baska insanlar hakkinda belgesel cekilecegi zamanda onlarin diline uygun bir belgesel cekmek icin uygun bir zaman midir? Bir olay anlatilirken istenilen kismin anlatilip, gerisinin silinmesi uygun mudur? Hele hele yazdigi kitaplarla Kurtulus Savasi’nin dogrularla bilinmesini saglayan Turgut Ozakman’la durduk yere catismak niyedir?
Aslinda benim en buyuk sorunum, cok sevdigimiz Mustafa Kemal’in notlari neden bir tek bu yazara acilmistir da bizlere sunulmamistir?
Kendisinin bircok kitabini okumus, sevmistim… Ama benim gozumde artik daha once savundugu dusuncelerden uzaga dusmus… Ortama uymus… Su zamanda da rahati bozulmadan varligini surdurme cabasina dusmustur!
Uzgunum Musa’cim… Senin her insanin zaafi vardir, anlatilsa ne olacak dedigin ortamda artik o buyuk Ata’yi unutturma, onu sevenleri sindirme cabasi gutme, yeni nesile onu yanlis tanitma politikalari islenmekte!!!
Deniz ciğim, eminim ki şöyle karşılıklı oturup konuştuğumuzda aslında aynı şeyleri söylediğimizi anlayacağız.
Farklı konuşsak bile bu sohbetimizi daha da güzelleştirecektir, o yüzden bu tartışmamızı “melange” yudumlarken sürdüreceğimiz anı bekliyorum keyifle.