Lifelog of Musa Yılmaz

Posts from — September 2009

Emmy ödüllerinin ardindan; MadMen

Sevemedin ben bu MadMen i bir türlü. Geçtigimiz yil en iyi tv dizisi ödülünü alinca bir sans vereyim istemis ve oturup bütün 1. sezonu izlemistim.. yalan söylemeyim burada, ilk sezonun sonuna dahi ulasamadim.

Madmeen

Bir dönem dizisi olarak müthis; özellikle görsel anlamda… Fosur fosur sigara içen amerikalilardan, ofisteki daktilolara kadar hersey muhtemelen dönemin aynisi. dizide merak uzandiran tek konu sigara mevzu olmustu; biraz arastirinca aslinda organik temelli sigara ile alakasi olmayan birseyler içtiklerini okumustum.

Sevemedim bir türlü diziyi ama; denedim de olmadi. Hala da anlamadim, neden bu kadar seveni var diye. Hatta dün aksamki ödül töreninden sonra (bu sene de en iyi dizi dalinda emmy ödülünü kapiverdi) saskinligim kat ve kat artiverdi.

TV dünyasinin Oscar i hayal kirikligi yaratmaya devam ediyor bende malesef…

En basta “The Big Bang Theory” deki inanilmaz oyunculugu ile Jim Parsons’a bir heykelcik uzatamadiklari için.

Bbthry

Sirf yukaridaki sahne için bile izlemeye deger aslinda.

September 21, 2009   1 Comment

Sonunda izledim; Mustafa

Ne çok konuşuldu değil mi? Can Dündar ın kaleminden daha henüz çıkmadan internet sayfasından takip etmeye başladığım, beyazperde de boy gösterdiği zaman “nefret” oklarına hedef olan Atatürk belgeseli: Mustafa.

Aradan çok zaman geçti ve ben daha bu akşam izleyebildim… Geç kalmış hüzünlü, keyifli ve duygu yüklü bir akşam geçirdim. Biraz koyu siyah kahve, bir dilim de pasta eşlik etti bana bu 2 saatlik yolculukta.

Akşamın sonunda biraz gözyaşı, bir parça gülümseme, biraz keder ama en çok kıvanç ve sevgi ile kalkıverdim ekranımın başından.

..ve bunca zamandır kopan tartışmaların sebebini, kaynağını, niyetini anlamaya ve çözmeye çalışıyorum hala kafamda.

Karanlıktan korkar mıydı gerçekten? Yoksa uzaktaki toz bulutunu isyancıların ayak sesleri mi sanmıştı? Çok mu içerdi her gece köşkünde? En büyük korkusu hepten unutulmak mıydı?

Bütün bunlar gerçek ise, artık o bildiğimiz ve sevdiğimiz Mustafa Kemal değil miydi? Yoksa sadece duymak istediklerimizi beklerken, masada/ekranda umduğunu bulamayan misafir hırçınlığımız mıdır?

Yukarıda saydıklarım 2 saatlik filmin 5, bilemediniz 10 dakikasını işgal ederken… belgeselin kalan zamanı boyunca Mustafa Kemal in hayatını nasıl ülkesine ve halkına adadığı anlatılırken, imkansız denilecek devrimlerine nasıl müthiş bir aşkla sahiplenmesi gösterilirken, hasta yatağından son vilayet Hatay için doktorlarına inat nasılda kalkıp yollara düştüğünden bahsedilirken, yok olmanın eşiğindeki ülkesini önce kurtarıp sonrasında kurduğu bütün film boyunca anlatılırken…

5 dakikaya takılıp kalmak, hakaretler savurmak, öfke kusmak, filmi nefretle anmak; sadece ve sadece görmemektir, bakıpta görememektir.

Karanlıktan korkan adam; mum alacak parası bile kalmadığı zamanda para ve silah bulup kurtuluş savaşını başlatmıştır!

Uzaktaki toz bulutuna aldanan adam; yüzlerce yıldır saltanat altında yönetilen bir toplumda o tacı taşıyana karşı gelmiş, tek başına anadolu yollarına düşmüş ve halkını bir araya getirmiştir!

Unutulmaktan korkan adam; imkansız denileni başarmış ve on yılda on beş milyon genç yetiştirmiş ve kurduğu ülkeyi onlara emanet etmiştir!

Diyelim ki gerçek bütün bu söylenenler; O’nun başarılarının ve eserlerinin yanında ne önemi var ki? Bir parça bile olsun eksilir mi hiç liderliği, zayıflar mı hiç kumandanlığı, söner mi hiç devrimleri, sallanır mı hiç gönlünüzdeki yeri?

Zaaflarımızın bizi biz yaptığı gibi, O’nu daha çok insan yapar sadece.

September 20, 2009   2 Comments

Yagmurdan kaçan

Avrupa kültür başkenti olmasına 3–4 ay kalmış iken İstanbul da uçağa yetişmek isteyenler otoyolda boğuldu…

Ankara da belediye başkanı halkın komuşuluk ilişkilerine el attı; sel geliyor üst kat komuşunuza sığının dedi…

Gülsem mi ağlasam mı bilmiyorum?

Arşivleri karıştırıp bu enfes yazıyı okuyorum; Can Dündar ın kaleminden 12 sene önce çıkıvermiş satırlar (Kaynak)

Ayri bir dünyada yasiyorduk yagmurdan önce…
Devasa bir otoyol, kivrila kivrila uza yarak, bizi o modern tapinaga bagliyordu.
Çalistigimiz bina, 20. yüzyil mimarisinin final gösterisiydi adeta… Çifte güvenligi asip, ‘disa­ri’ya hiç benzemeyen bir uzay üssüne giriyorduk, Burasi bilgisayar donanimi, uydulari, haberlesme agi, bürolari ile çölün ortasina yanlislikla konmus bir uzay gemisi gibiydi. Pencerelerimi zin fümesi, ‘çöl’ün vahsiligini perdeliyordu. 100 metre ötede yasayanlar dan biri içeri çagrilsa, ayri bir ülkeye geldigini sana bilirdi neredeyse…
‘Içerde’ güne, Internet araciligiyla Paris Louvre müzesindeki empresyo nist koleksiyonunu izleye rek baslayabiliyorduk, 100 metre ötede, “disarida”, günes, belediyenin ucuz ekmek büfesinin önündeki kuyrugun üzerine doguyordu.
Hirçin dalgalarla çevrili bir adada hamak kurmus oturur gibiydik.
Sonunda deniz kabardi. Dalgalar adayi basti. Ve bir hirçin yagmur, güvenlik kilidini önüne katip, silip süpürdü içeriyle disari arasindaki uçurumu…
‘içeri’, ‘disari’ya benzedi.
 
Ece Ayhan yillar önce yazmisti, “sizin yasam standardinizi, yasadiginiz ülkedeki hayat vasati belirler” diye…                                  
Ortalama hayat sefil bir düzeye inmisse, evinizin çevresine çelik duvarlar da örseniz nafiledir…Bir sabah, yalinizin önünde, komsu gecekondularin kanalizasyon artiklarini buluverirsiniz. Altin kaplama musluk takimlarinizdan su akmaz , milyarlik otoyollarinizda sol seritte seyreden bir at arabasini sollamak için yirtinirsiniz. Avustralya’dan modem araciligiyla geçmeye çalistiginiz “Çag Atladik” baslikli yazi, kenardan akan derenin tasmasi sonucu elektrikler kesildigi için gazeteye ulasamaz.
Toplumsal ortalama, çagi yakalayamamissa siz tek basiniza çag atlayamazsiniz.
Çünkü refah da ask gibidir, paylasildikça güzellesir.

September 11, 2009   Comments Off