Uzun zamandır aklımda San Diego üzerine bir gezi yazısı yazma fikri vardı. 1 hafta önce başladım ama yazı uzadıkça uzadı, ne çok anı kalmış aklımda ben bile şaşırdım. Son olarak yazıdaki resimlerin altına Google Earth (GE) kmz dosyalarını ekleyerek sizleride oraya uçurmak istedim.. umarım beğenirsiniz.

Aslında 2004 te niyetlenmiştim gitmeye.. Korkutucu idi biraz da! İlk defa ülke dışına çıkacaktım, onda da dünyanın diger ucuna gidecektim. Düşünsenize, amerika okyanusun ötesinde idi ve ben onunda diger ucuna gidecektim. En zor kısmı saydığım para kısmını bile (zar zor) halletmiştim ki, sonrasında efsane olan vize sorunumu yaşadım elçilikte.. bu hikayemi ayrı bir yazıya taşıyayım, sonunda gidişim bir sonraki seneye kaldı. (azmin elinden ne kurtulabilir ki?)

Çılgın bir uçak yolculuğu idi kesinlikle, heyecandan ve sabah 6 daki istanbul uçağını kaçırma korkusundan, o gece hiç uyumamıştım. Bu arada hayatımda ilk defa uçağa binecektim, düşünüyorum da yüsekten korkan birisi için oldukça cesurmuşum. İstanbul dış hatlar; benim gördüklerim arasında harika bir terminal. İşbankası’nın o muhteşem lounge ını o sefer epey bir arayıp bulamamıştım. (sonraki gidişim de buldum ve acaip keyif çatmıştım)

Neyse, kaç sefer arandığımı saymadım ama malum 11 eylül sonrası dönemde yaşıyorduk artık ve havalanına adım atmanız zorunlu soyunma eylemini kabullenmenizle aynı anlama geliyordu. Önce terminal girişinde, sonra biniş kartı ile geçtiginiz güvenlik noktasında, ama asıl arama (amerikaya gidiyoruz ya) uçağa bineceginiz kapının önünde idi..

Okyanus aşırı uçuş dediğiniz, 11 saat boyunca bir metal kutunun içinde yüzlerce insanla birlikte olmak anlamına geliyordu (oldukça klostrofobik bir ortam ama bol bol yemek ve eglence mevcut). Hayret ettigim (ama sevindigim) olay yükseklik korkumun uçuş korkusu gibi bir yan etkisinin  olmadığını keşfetmem oldu, ilginç degil mi?

Yedik uyuyuk yine yedik .. üff tamam yeter artık derken vardık JFK ye. Burası öyle büyük bir havalanı ki, uçağın indikten sonra terminale ulaşması için yaklaşık 15–20 dakika boyunca peronda devasa bir otobüs gibi yol alması gerekti. Ama beni asıl şaşırtan bu yolda giderken kocaman bir köprü ile 8 şeritli bir otoyolun üzerinde geçmesi olmuştu. Artık amerika daydık degil mi? Burası herşeyin fazla olduğu ülke idi!

Uçuş çilem malesef new york ta bitmedi, 5 saatlik bir beklemeden sonra 6 saatlik bir san diego yolculuğum oldu ki; hatırlamıyorum! Cidden kendime geldiğimde okyanus un (pasifik ama) üzerinde alçalıyorduk. Sonrasında meksika (san diego tam sınırda) üzerinden dönüp, gökdelenlerin yanı başından piste doğru alçalıverdik. görülmeye deger bir manzara idi. Gece saat 10 idi ve ben yaklaşık 23 saattir yoldaydım ama hala aynı günü yaşıyordum.

Çok şikayet ettim degil mi yolculuktan.. kusura bakmayın!

Ilık (serin) bir yaz havası karşıladı terminalin dışında. Siz sakın benim gibi o filmlere aldanmayın, burada geceleri serin oluyor, akdeniz havasının bunaltan neminin olmadığını düşünün. ve yanınıza mutlaka uzun kollu (ama ince) birşeyler alın… benim gibi yapmayın yani! Benimle montunu paylaşan sevgili Cem i burada anmadan geçemeyecegim.

Cuma gecesi idi ve ben şehir merkezinde bir hostel de kalacaktım; ama hostel in bu kadar canlı bir cadde de (5. cadde) olduğunu tahmin etmemiştim. Dedim ya cuma gecesi idi ve cadde boyuncaki tüm o kulüpler ve restoranların kalabalığından trafik kilitlenmiş akmıyordu. Malum burası yollar (hatta oyoyollar) ülkesi idi ve saatte 60 ın altına düşmek bile vahim sayılıyordu.

O kalabalığın içinden elimdeki valizle sıyrılıp hostele ulaştığımda yol yorgunluğu iyice basmıştı üzerime. Danışma resepsiyon arası birşeyde oturan (bir tarafı kalkmış, ukela..) hatun deposito için verdigim 20$ lık banknotun sahte olduğunu idda edince sinirden deli olmuştum… hala kendisini nefretle anıyorum!

İşte kaldığım odanın penceresinden 5. caddenin gündüz manzarası;

IM000705

[GE – Hostel]

Bayraklar, mekanın (hostel in yani) uluslararası kimliğinden, aşağıda bir adet italyan restoranı, caddenin karşısında ise Fridays ve yanında ise bir sinema var (not bu ülkede sinemaya Theatre diyorlar, tiyatro ya ne diyorlar bilmiyorum hala).

[şimdiye kadar bu sayfada yazdığım en uzun yazı olacak gibi, o yüzden ……]

Hemen hostel den bahsedeyim; görülmeye ve kalınmaya değer bir ortam kesinlikle. Ama bana bir sefer fazlası ile yetmişti. Neden burada kaldığıma gelince, bu fiyata (7 gece 140$) şehir merkezinde başka hiçbir yerde kalamazdım (1 gece belki). 2 ya da 3 kişilik odalar da vardı ama erkenden rezervasyon yaptıramayınca 6 kişilik (ama manzaralı) bir odada kaldım. Hiç unutamadığım, aynı odayı paylaştığım alman bir oğlan vardı; gündüz uyuyup gece eğlenmeye çıkıyordu. Cidden adam sabah 9 da gelip saatini akşam 6 ya kurup yatıyordu.  

Hostel den aklımda kalanlar; karışık kullanımdaki banyosu (hiç de tahmin ettiğiniz gibi olmuyor), unutulmuş kıyafetlerden oluşan bedava sepeti, sabahları verilen (ve benim 2 gün dayanabildiğim) waffle ve reçel den oluşan (kendin pişir kendin bulaşığını yıkalı) kahvaltısı… birde kaldığım odanın ortasında dağ gibi bir kıyafet yığını vardı ki,(sahibini hiç ögrenememiştim) bir gün odaya bir uzakdoğulu oğlan dalıp içinden bir pantolon begenip gidivermişti! O çoçuğu bir daha hiç görmemiştim..

Geldik kaliforniya ya, okyanus görmeden gidilir mi? Olmaz tabiki.. İşte benim ilk gördüğüm plaj, sanırsam adı Mission Beach ti (bu ülkede ciddi bir isim kıtlığı var bu arada)

IM000701

[GE – Mission_Beach]

Ama o yosunlar ne öyle; hem nerede şezlonglar, plaj büfeleri, ya da bizim tiki beach lerimiz! Burada ciddi bir hayalkırıklığı yaşamıştım, ne deniz öyle yüzülesi idi (temmuz da bile soğuk tu), ne de plaj benim bekledigim gibi idi.. Meğersem soğuk olurmuş okyanus suyu, ve insanlar sadece temmuz ve agustos ta yüzebilirmiş. Surf yapanlar da (ki bol bol vardı) yaz dışında kıyafet giyerlermiş. Şezlong mu dediniz? Yok cidden yok! Onun dışında katlanıp sırtlarında çanta gibi ile taşıdıkları birer sandalyeleri var o kadar!

Çok da kötülemeyim degil mi? İyi tarafları da var elbet; en başta plajlar herkesin kullanımına açık (daha sonra bu konuya güzel bir örnek verecegim), sonrasında can kurtaran (BayWatch?) hizmeti de eksik degil. Son olarak okyanus un kendine has bir vahşi güzelliği var ki, insanların sürfe tutku ile bağlanmalarına da bu sebep olmuş bana göre.

IM000703

Cadde nin karşısındaki mor binanın sol tarafındaki türkçe kahve yazısı, ilk günün hoş sürprizlerinden biri idi.. Tabi bu arada bu küçük resime düşen 4 çeker araba sayısının 3 olmasıda boşuna degil, benzin bu kadar ucuz olunca -türkiye nin 4 te 1 i– yollar SUV (bizim jeep dedigimiz araç türü) kaynıyordu. Yine ilk gün, kısa kollu kıyafetlerimden dolayı otobüste donma tehlikesi ile karşı karşıya gelmiş (cidden klimalar ile bir sorunları var), soda dedikleri (beypazarı degil ama) kola gibi bir içecek sipariş ettiginiz zaman bardağı önce tepeleme buz ile doldurup kalan boşluklara kola koyduklarını keşfetmiştim. İlk önceleri “az buz alayım lütfen” li denemelerde bulunmuş, sonrasında az kavramı konusunda kültürel olarak asla anlaşamayacağımızı kabul etmiş ve “no ice” a geçmiştim.

IM000704

[GE – Oldtown]

Biliyorum bu çok şık bir resim degil, ama I-5 tabelasını görünce dayanamadım. (Biraz tarih dersi olacak ama), 1940 larda çıkarttıkları eyaletler arası “duble” yol yasası ile yapılan ve bütün batı sahilini boydan boya giden Interstate 5 otoyolunun old town transit istasyonundan manzarası var resimde. San Diego oldukça düzenli (ama sık olmayan) bir toplu taşıma sistemine sahip. Her gidenin söyledigini bende tekrarlayacağım; tabelada yazan saat 13:48 ise otobüs tam o saatte geliyor durağa, ne eksik ne de fazla.. ve en güzeli, ama en güzeli, insana verilen saygının örneği; otobüs durduktan sonra kalkıp inmenin güzelliği.

Bu ülkede beni en çok etkileyen akıllı ve üretken bir toplumun her daim aceleci olmadığını, yeri geldiğinde (ve işin içinde mesela karşıdan karşıya geçen bir insan olduğunda) inanılmaz sakin ve sabırlı olduğunu görmek oldu. Aklıma siz biraz inmekte geç kalsanız en başta içindekilerin söylendiği bizim otobüslerimiz geldi. Ne komik degil mi? Sanki binlerce yıllık ağırkanlı doğu kültüründe biz degil de onlar yetişmiş gibi!

IM000859

[GE – Santa_Fe]

Her zaman sevmişimdir tarihi binaları, gerçi geçmişi 200 senelik bir ülkede ne kadar eski bina olabilir ki? Şehrin ortasında kalmış harika bir yapı olan Santa Fe tren istasyonu gerçekten hoş bir bina. Nedense içinde hiç resim çekmemişim :( Burası da old town gibi transit merkezi, ama daha çok coaster ya da amtrack ile daha uzak mesafelere (mesela LA) gitmek için kullanılıyor.

IM000835

[GE – Mariott_top]

ESRI nin her sene San Diego da düzenlediği kullanıcı konferansına gitmiştim. Yaklaşık 10bin kişinin katıldığı bu konferans resimde büyük kısmı görünen Convension Center da gerçekleştiriliyordu.  Yarım kilometre uzunluğunda, boydan boya yürümesi benim gibi hızlı tempolu biri için bile 20 dakikadan fazla süren, içerisi her daim buz gibi (klimalar sağolsun), oldukça şık ve modern bir bina. Hatta içerisinde yürüyen merdivende böyle hoş bir kare de görüntülüyebildim. Sonsuzluk hissi uyandırıyor degil mi?

IM000765

[GE – SDCC]

Convension Center ile hemen yanındaki iki kuleli Mariott otel ve otelin önündeki marina tek bir merkezden yönetilen bir bütün yapı aslında. Marina nın suni dalgakıranları geniş iki yarım adacık şeklinde inşa edilmiş ve Embarcadero Park adını taşıyor (bir türlü telafuz edememiştim).  Aşağıdaki resimde konferansın kapanış partisinin verildiği parkın kuzey kısmından Mariott otelin ve marinasının manzarası var. Güneş batarken tüm sahil şehirleri gibi San Diego da ayrı bir güzelliğe bürünüyor. O akşam üzerimdeki kısa kollu gömlek ile epey bir üşümüştüm. Saat 10 da başlayıp yarım saat süren enfes havai fişek gösterisi ise gecenin kesinlikle en güzel kısmı olmuştu. 

IM000849

[GE – Marina]

Amerikaya gelip te Mall görmemek olur mu? Alışverişin kutsal olduğu bu ülkede fazlasıyla alışveriş merkezi gördüm. İkliminden  dolayı buradakilerin en güzel yanı üstlerinin kapalı olmayışı, daha çok sokaklar içerisinde geziyormuş havasına sahiplerdi ve de tabiki klima soğundan mahrum kalıyordunuz (tüh tüh..).

San Diego şehir merkezi klasik bir amerika şehir merkezi mantığından farklı idi. Yolların adeta cetvelle çizildiği, block denilen kareleme/grid sistemi üzerine şehirleşmenin inanılmaz düzenli bir şekilde planlandığı amerikan kentlerinde, şehir merkezleri tamamen iş yerleri tarafından işgal edilmiş olup, San Diego gibi merkezde insanların yaşaması ender rastlanan bir durummuş.

IM000712

[GE – Horton_Plaza]

Yukarıdaki resimdeki yer şehir merkezinde kurulmuş, inanılmaz güzel bir minariye sahip hoş bir mall olan Horton Plaza. Hatta en az kendisi kadar büyük bir katlı otoparkı var ki sormayın. Burası malum “arabam ile özgürüm” diyen bir ülke!

Bu arada mağzalarda dolaşırken karşılaştığım ilginç bir adet var. Siz dolaşırken yanınızdan geçen çalışanların “how you doing, sir?” gibi bir laf atma adetleri varki, ilk başlarda ne diyeceğimi şaşırmış, sonrasında “teşekkür ederim ben iyiyim, ya siz?” e geçmiş ki buna çok şaşırmışlardı, en sonunda pes edip sadece teşekkür etmeye başlamıştım. Marketten kahveciye kadar her yerde çalışanların bu “hatır sorma” adetinin ne kadar gerçek ya da sahte olduğunu hala anlamış degilim.

Ama tüm çalışanların genel bir işlerinden memnun olma hali var ki, sanırsam bu onların hangi işte çalışıyor olurlarsa olsunlar yeterli bir ekonomik kazanca sahip olmalarından kaynaklanıyor. Bir de bu ülkede yapılan her işe ciddi bir saygı var. Ne bir market kasiyeri “ben neden buradayım” diye adeta yakınırcasına işini yapıyor, ne de kimse birbirine “sen kaç paralık adamsın ki” ifadeleri ile bakıyor.     

Ralph adında 24 saat açık bir süpermarket vardı hostele yürüyüş mesafesinde. Bol yağlı fast food yemekleri ile olan tüm o başarısız denemelerimden sonra buradaki salata bar dan beslenir olmuştum. Fast food demişken, ülkemde neredeyse bir tiky mekanı olan McDonalds ın amerikadaki parasız pulsuzların en ucuz yemeği yedikleri yer olduğunu görünce çok şaşırmıştım. Cidden tuvaletleri bile kilitli olup, istek üzerine açıyorlardı.. sebebini hiç sormadım.

Ralph te başıma en sık gelen olay ise türkler ile karşılaşmak idi. Genelde work and travel ile San Diego ya gelip bisiklet ve ikili bir koltuktan oluşan taksilerde çalışan gençler dolanıyordu etrafta. Ama ne karşılaşma; marketin meyve reyonundayım diyelim ki ana girişten epey bir uzaktayım, kapıdan içeri 3 türk girdiğini hemen anlıyordum: kimse nasıl olsa anlamıyor diye bağıra çağıra türkçe küfürler savurarak konuşan 3 zibidiyi hayal edin! Utançtan kaçacak delik arıyordum çoğu zaman… ah ah!

Amerika, malum özgürlükler ülkesi diye bilinir! Ama burada içki konusunda ciddi kısıtlamalar var. Market ten bira mı alacaksınız; göster bakiim kimliğini diyorlar, hatta bu eyaletteki yasalar gereği gece yarısından sonra marketler içki bile satmıyor. İçkili bir mekana girişte ise mutlaka kimlik kontrolü var, bilmeyenler için alkol alabilmeniz için yaş sınırı 18 degil 21. Cidden ilginç, çünkü 16 yaşında ehliyet alabilirken, bir bara adım atmanız mümkün degil. Hatta bazı yerlerde girişte 1 degil 2 kimlik birden göstermeniz bile gerekiyor. Sonrasında bu kadar erken ehliyet vermelerine de şaşırmadım açıkcası, düzgün ve geniş yolları ve kurallara her daim uyan şöferleri ile 14 yaşında biri bile araba kullanabilir bu ülkede.

IM000747

[GE – American_Plaza]

Yukarıdaki resim Broadway (evet dedim ya isim kıtlığı var) caddesinin başındaki American Plaza daki tramvay istasyonundan. Solda modern sanat müzesi var ki malesef gidemedim (sormayın sebebini), önündeki adam heykeli çok güzel ama.. üstelik hareketli! Fark etmişsinizdir, herhangi bir gişe ya da turnikenin olmayışını. Bu resimde görülmeyen bir adet bilet alma makinası var ama kullanmak nasip olmadı. Sizden beklenilen tabiki önce bilet alıp sonra istasyon bölgesine girmeniz… ben ilk yolculuğumu biletsiz yapmıştım -bereket versin biri çevirip kontrol etmemişti– indiğim yerde ise haftalık bir bilet almıştım!

IM000862

[GE – Point_Loma]

San Diego da geçirdiğim son gün deliler gibi dolaşmıştım… Point Loma dedikleri bu burun bana dünyanın ucundaki fener hikayesini anımsattı. Burası ile şehir merkezi arasında kalan Coronado yarımadası ise amerikan donanmasının pearl harbour dan sonraki yeni üssü imiş. Loma nında bir hikayesi var elbette, San Diego yu keşfeden ispanyol kaşif ilk defa buradan körfeze bakmış (eğer doğru hatırlıyorsam), hatta burada adına bir müze de bulunmakta.

Loma, eşsiz okyanus manzarası dışında bana göre çok fazla tarihi bir değere sahip olmayan bir yer aslında. Fakat, en ufak tarih kırıntısını bile para getiren turistik bir yere çevirmek konusunda öyle başarılılar ki, tebrik etmek ve kendi ülkemdeki kat ve kat değerli ama bakımsız yerlere üzülmek dışında birşey yapamıyorum.

Karşıdaki adayı son güne saklamıştım… kulağa söylenişi bile hoş gelen Coronado… Otobüs ile de geçebilirdim ama, ben elbetteki vapur (ferry) u tercih ettim. Aşagıdaki resim de vapurdan indiğim noktadan San Diego yu görüntülemiştim … (çok güzel degil mi?)

IM000903

[GE – Ferry_Landing_Place]

Bu noktanın adına gülersiniz eminim; ferry landing place! (vapur inme-binme yeri).. şaka gibi.

Coronado nun özenle kesilmiş çimenlerine bayılmıştım. Bütün yarım adayı boydan boya yürürken (evet yürüdüm..) caddelerdeki sıralama; yol-çimen-kaldırım-çimen-ev şeklinde idi! Ama buranın prensesi yarımadanın diğer ucundaki Hotel Del Coronado idi.. 1888 de inşa edilmiş bu harika bina şehrin en güzel kumsalına ve mimarisine birden sahipti.

IM000910a

[GE – Coronado]

Evet burada otelin şezlonglarını gördüm… sonunda demedim ama! Plajlar gerçekten halkın; özellikle otelin plajda işgal ettiği küçük bölgeyi görünce çok ama çok takdir ettim. Elimi kollumu sallayarak tüm oteli dolaştım, havuz başına ve oradan da plaja da aynı rahatlıkla ve hiçbir güvenlik görevlisi ile karşılaşmadan ulaşmıştım. Kendi sahillerimizi düşünüyorum da, bir oda tutmadan içeri adım atamayacağımız kaç otelimiz var kimbilir?

IM000919

işte burası… dünyanın ucundaki enfes güzellikteki kumsal! Kalbimin kaldığı yer.. Sağda görünen burun Point Loma ve güneşin batmasına yaklaşık 1–2 saat daha var… Malesef benim yetişmem gereken bir vapurum vardı.. o yüzden çok merak ettiğim (ve de methini duyduğum) Coronado nun gün batımını izleyemedim! (Bir sonraki sefer… mutlaka) Bu sahilde çıplak ayak yürürken dilimde RHCP in Californication şarkısının sözleri vardı ;

It’s Californication
It’s the edge of the world
And all of western civilization
The sun may rise in the East
At least it settles in the final location

Aklımda ise dünyanın ucunda .. adeta sınırında olmak fikri vardı! Karşımda uçsuz bir okyanus vardı.. Saatler boyu süren bir yolculuk yapmış olsam da, burada, ülkemden bu kadar uzakta olduğumu bu kumsalı görünceye kadar nedense kabul etmemiştim.  

İşte bunlar sığabildi bu yazıya, umarım keyifle okumuşsunuzdur.. yazının sonuna en güzel Belinda Carlisle ‘ın california şarkısı yakışır diye düşündüm…

 

 I remember I was In the tanning salon
When I heard that River Phoenix was gone
They say that only the good die young
But that ain’t true where I come from
California…California