Lifelog of Musa Yılmaz

Posts from — April 2007

San Diego (2005)

Uzun zamandır aklımda San Diego üzerine bir gezi yazısı yazma fikri vardı. 1 hafta önce başladım ama yazı uzadıkça uzadı, ne çok anı kalmış aklımda ben bile şaşırdım. Son olarak yazıdaki resimlerin altına Google Earth (GE) kmz dosyalarını ekleyerek sizleride oraya uçurmak istedim.. umarım beğenirsiniz.

Aslında 2004 te niyetlenmiştim gitmeye.. Korkutucu idi biraz da! İlk defa ülke dışına çıkacaktım, onda da dünyanın diger ucuna gidecektim. Düşünsenize, amerika okyanusun ötesinde idi ve ben onunda diger ucuna gidecektim. En zor kısmı saydığım para kısmını bile (zar zor) halletmiştim ki, sonrasında efsane olan vize sorunumu yaşadım elçilikte.. bu hikayemi ayrı bir yazıya taşıyayım, sonunda gidişim bir sonraki seneye kaldı. (azmin elinden ne kurtulabilir ki?)

Çılgın bir uçak yolculuğu idi kesinlikle, heyecandan ve sabah 6 daki istanbul uçağını kaçırma korkusundan, o gece hiç uyumamıştım. Bu arada hayatımda ilk defa uçağa binecektim, düşünüyorum da yüsekten korkan birisi için oldukça cesurmuşum. İstanbul dış hatlar; benim gördüklerim arasında harika bir terminal. İşbankası’nın o muhteşem lounge ını o sefer epey bir arayıp bulamamıştım. (sonraki gidişim de buldum ve acaip keyif çatmıştım)

Neyse, kaç sefer arandığımı saymadım ama malum 11 eylül sonrası dönemde yaşıyorduk artık ve havalanına adım atmanız zorunlu soyunma eylemini kabullenmenizle aynı anlama geliyordu. Önce terminal girişinde, sonra biniş kartı ile geçtiginiz güvenlik noktasında, ama asıl arama (amerikaya gidiyoruz ya) uçağa bineceginiz kapının önünde idi..

Okyanus aşırı uçuş dediğiniz, 11 saat boyunca bir metal kutunun içinde yüzlerce insanla birlikte olmak anlamına geliyordu (oldukça klostrofobik bir ortam ama bol bol yemek ve eglence mevcut). Hayret ettigim (ama sevindigim) olay yükseklik korkumun uçuş korkusu gibi bir yan etkisinin  olmadığını keşfetmem oldu, ilginç degil mi?

Yedik uyuyuk yine yedik .. üff tamam yeter artık derken vardık JFK ye. Burası öyle büyük bir havalanı ki, uçağın indikten sonra terminale ulaşması için yaklaşık 15–20 dakika boyunca peronda devasa bir otobüs gibi yol alması gerekti. Ama beni asıl şaşırtan bu yolda giderken kocaman bir köprü ile 8 şeritli bir otoyolun üzerinde geçmesi olmuştu. Artık amerika daydık degil mi? Burası herşeyin fazla olduğu ülke idi!

Uçuş çilem malesef new york ta bitmedi, 5 saatlik bir beklemeden sonra 6 saatlik bir san diego yolculuğum oldu ki; hatırlamıyorum! Cidden kendime geldiğimde okyanus un (pasifik ama) üzerinde alçalıyorduk. Sonrasında meksika (san diego tam sınırda) üzerinden dönüp, gökdelenlerin yanı başından piste doğru alçalıverdik. görülmeye deger bir manzara idi. Gece saat 10 idi ve ben yaklaşık 23 saattir yoldaydım ama hala aynı günü yaşıyordum.

Çok şikayet ettim degil mi yolculuktan.. kusura bakmayın!

Ilık (serin) bir yaz havası karşıladı terminalin dışında. Siz sakın benim gibi o filmlere aldanmayın, burada geceleri serin oluyor, akdeniz havasının bunaltan neminin olmadığını düşünün. ve yanınıza mutlaka uzun kollu (ama ince) birşeyler alın… benim gibi yapmayın yani! Benimle montunu paylaşan sevgili Cem i burada anmadan geçemeyecegim.

Cuma gecesi idi ve ben şehir merkezinde bir hostel de kalacaktım; ama hostel in bu kadar canlı bir cadde de (5. cadde) olduğunu tahmin etmemiştim. Dedim ya cuma gecesi idi ve cadde boyuncaki tüm o kulüpler ve restoranların kalabalığından trafik kilitlenmiş akmıyordu. Malum burası yollar (hatta oyoyollar) ülkesi idi ve saatte 60 ın altına düşmek bile vahim sayılıyordu.

O kalabalığın içinden elimdeki valizle sıyrılıp hostele ulaştığımda yol yorgunluğu iyice basmıştı üzerime. Danışma resepsiyon arası birşeyde oturan (bir tarafı kalkmış, ukela..) hatun deposito için verdigim 20$ lık banknotun sahte olduğunu idda edince sinirden deli olmuştum… hala kendisini nefretle anıyorum!

İşte kaldığım odanın penceresinden 5. caddenin gündüz manzarası;

IM000705

[GE – Hostel]

Bayraklar, mekanın (hostel in yani) uluslararası kimliğinden, aşağıda bir adet italyan restoranı, caddenin karşısında ise Fridays ve yanında ise bir sinema var (not bu ülkede sinemaya Theatre diyorlar, tiyatro ya ne diyorlar bilmiyorum hala).

[şimdiye kadar bu sayfada yazdığım en uzun yazı olacak gibi, o yüzden ……]

[Read more →]

April 30, 2007   10 Comments

ah bu medya dedikleri

Bu medya insanı deli eder, sinirini bozar! Sanki karşılaştırma yapmaları şartmış gibi 14 nisan daki tandoğan kalabalığı ile bugünkü çağlayan kalabalığını karşılaştırıp duruyorlar öglenden bu yana. Milliyet teki cümleye bakın “Ankara Tandoğan Meydanı’ndaki rekor katılımla yapılan mitingin ardından kısa bir süre geçtiği için Çağlayan Mitingi’nde aynı coşkunun yakalanıp yakalanamayacağı merak konusuydu.”  Bana sorsalardı daha kalabalık olacağını çok önceden söylerdim oysaki. Halkından bu kadar uzak başka bir medya olabilir mi? İzlememek, okumamak, almamak lazım aslında.

Milliyet te bir bomba daha vardı; google earth ten meydanın görüntüsünü alıp üzerine photoshop ile kırmızı süslemeler yapmışlardı. Hala mevcut olan bu çalışmayı gün içerisinde bir ara “mitingin uydu görüntüsü” diye satmalarına (kakalamalarına) ise diyecek tek kelime bile bulamıyorum. Cahillik ne kötü degil mi? Biraz daha eğitimli ve bilgili bir ülke olabilsek bu adamları degil gazeteci yapmak, yanımızda çalıştırmayız bile.

Çok merak ediyorum, bu sefer kaç kişi katıldı diyecekler? hangi rakamlar havada uçuşacak? ve asıl bakalım rte bu sefer neler diyecek?

Gerçi mitingde insanlar cevabını vermişler çoktan;

“Tayyip baksana kaç kiyiz saysana”  :)

PS: Halit Ergenç in mitingde Atatürk ün Gençliğe Hitabesini okumasını çok beğendim ve takdir ettim. İşte gerçek sanatçı dediğin böyle halkının içinde olur, televole ekranlarında degil.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

April 29, 2007   Comments Off

Çilek ve Alkol = antioksidan?

Müjdeler olsun tüm çilek aşıklarına (en başta bana)… Bu ay yayınlanan bir bilimsel makale ye göre (Journal Of The Science Of Food And Agriculture) çilek in antioksidan etkisi (rom, votka, tekila gibi içkilerde bulunan) ethanol ile birlikte alındığında ciddi miktarda artıyormuş…!!

Haberin ekinde de sıkı bir mojito tarifi vermişler;

The Red Mojito

1 adet fındık limon
2 birim rom
2 birim çilek suyu
5–6 nane yaprağı
3 birim de soda

Fındık limon ve nane yapraklarını ezdikten sonra rom ve çilek suyunu ilave edin. Üzerine kırılmış buz ve soda ekleyip bir dilim limon ve bir adet çilek ile servis edin!

Artık denemek şart oldu? Sağlığınıza! 

April 27, 2007   Comments Off

Kurban kültüründe yetişmek…

23 nisan, ulusal egemenlik ve çocuk bayramında (evet sadece çocuk bayramı değil) ilkokulumda idim. Şimdilerde sevgili yeğenimin okuduğu okulun bahçesinde durmuş karşımdaki binayı seyrederken aklıma yıllar önce bu bahçenin ve binanın gözüme ne kadar da büyük göründüğü geldi. (o zamanlar boyumuz kısaydı elbet.. ama insanın geçmişine dokunması hüzünlü oluyor işte)

Geçmişe dönünce, söylemeden geçemeyeceğim, okul bandosunun kıyafetleri benim zamanımda daha bir süslü idi… üzeri yıldızlı bir kırmızı çeket, altta beyaz bir pantolon, pek bir hoştu, oysa şimdi beyaz gömlek ve şort, o eski havası kalmamış anlayacağınız :( evet bende bir zamanlar o bandonun bir minik üyesi idim! Hatta onları dinlerken “tram tram tam” lara eşlik edecek kadar hatırladım birşeyler!

Konuya geleyim degil mi? (başlık ne der, sen ne dersin böyle!)

Okuldaki tören iyi hoş giderken, sonunda asker üniforması giymiş minikler çıkıverdi sahneye (bende merak ediyordum tam, ortalıkta dolaşan minik komandoları! doğuştan savaşcı milletiz ya, anası-babası erkenden yetiştirmeye başlamış diye düşünüyordum). Minik askerlerin sahneledikleri gösteriyi izlerken tüm bu düşüncelerimden daha beteri ile karşılaştım;

Kısaca sahnede olanları özetleyim; askere yeni gelen bir delikanlılın elindeki kınayı gören komutan sebebini sorar, oğlan bilemez anasına mektup yazar ve sorar. Anasının (haykırarak okuduğu) cevabı ise “deki komutanına biz 3 şeye kına yakarız; (başlıyoruz) 1. kurbanlık hayvana -allahına kurban olsun diye!- 2. gelin olacak kıza -kocasına kurban olsun diye!- 3. askere giden oğlana (elbette) -ülkesine kurban olsun diye!-“ şeklindedir!

Ne duyduklarıma inandım, ne de duyduğum yere! Evet burası güzel ülkemdi (ki sonradan bu 3lemenin gerçekten var olduğunu öğrendim), ama aynı zamanda bu daha bir ilkokul gösterisi idi!

Hadi tamam 1. ile her sene kurban bayramında karşılaşıyorlardı, bilmemeleri mümkün degil neredeyse. Peki ya 2. kına olayına ne demeli; ben bu yüzden kına gecesi yapıldığını bilmiyordum. Kadını kurbanlık koyun ile aynı kefeye koyan bu mantıktan.. evet tiksindim! Eve dönüş yolu boyunca söylendim durdum anneme “resmen kadınları aşağıladılar” diye! Ama yatışmadı sinirim hala!

3. kına sebebine geçmeyim hiç… onu da hiç bilmiyordum! Yani doğuştan asker olan her türk evladının, vatan borcu (neden böyle denir diye şimdi düşünmeye başladım) diye askere gitmesine alışmıştım ama, koyun benzeri kınalanıp gönderildiğini duymamıştım. 

Kaç gündür takılıp kaldım bu kurban kültürüne; düşündükçe daha neler neler buluyor ve artık düşünmekten bile korkuyorum. Öyle çok derinden harmanlanmış, öyle çok ölümü kutsallaştırmışız ki biz, çocuklarımızı bile “kurban olayım sana” diye sever olmuşuz.

April 25, 2007   Comments Off

Hasankeyf e sadakat!

Yıllar önce sevgili İpek gitmişti Hasankeyf e.. Dönüşte yüzlerce resim çekip getirmiş, ekranın başında geçmişe yolculuğa götürmüştü beni. Hasankeyf gündemde idi o sıralar ama, benim asıl tanışmam işte o yolculuk resimleri ile olmuştu.

Hasankeyf

Duydunuz mu bilmiyorum? Yıllardır süre gelen arayış ve tartışmalar sona erdi yakın zamanda sessizce… Ilısu için para bulundu! Barajın inşaasına yakın zamanda başlanacak ve binlerce yıldır ayakta olan bu tarihi kent sular altına gömülecek.

Gelin geçmişe sahip çıkın, ve hasankeyfesadakat adresini ziyaret edin! ve bu karşı duruşta sizinde bir imzanız olsun.

April 25, 2007   4 Comments

Misyonerlik üzerine

Bu yazının sebebi malum, malatya da yaşanan (ve cumhurbaşkanlığı adayı karmaşasında kaybolan) misyoner cinayetleri (pardon katliamı).

%99 u müslüman olan ülkede yetişen bizler, herdaim karşı olduk misyonerlere… hatta müslüman mahallesinde salyangoz satan adamlardan daha beter gözle baktık onlara. Suçları biz (sapına kadar müslümanları) kafir bir dine çevirmek amacını gütmeleri idi! Oysa giderek artan baskı ve güçleri ile cemaatler hiç de bizi rahatsız etmiyordu.

Ama onlar (kökten) müslüman! nidaları altında korunan cemaatlerin yaptığı da bir nevi misyonerlik degil miydi? Müslümanı müslümana dönüştürmek mümkün görünmese de, doğuştan müslümanı kökten ve bağnaz bir müslümana dönüştürmek gibi bir amaçları var ki bu da onları en uçtaki misyonerlerden daha yüksekte bir yere yerleştir miyor mu?

İşin en trajik yönü, kanımca, hıristiyan misyonerlerinin cemaat yurtlarında kalan çocuklar tarafından öldürülmesi (pardon delik deşik edilmesi)! Sizce de bunun altında bir parça da olsun rekabet ten kaynaklanan korku yok mu? Bizim çeviremediklerimizi bunlar kafir yapacak korkusu!

April 24, 2007   Comments Off

Bir yolculuk, iki film

Hayır iki film birden olmadı tabiki :) Bir filmi gidiş yolunda, bir başkasını ise dönüş yolunda izledim! (Hemen bir Uzuner parantezi açayım ve “aslında her şehire yaptığımız yolculuğun dönüş olmadığını, bizim yokluğumuzda şehrin degiştiğini ve yeni bir şehire geldiğimizi” savunayım)

Haftasonu (ve bayram tatilini) fırsat bilip kaçıverdim ankara dan… biraz akdeniz havası alıverdim, bol bol dinlendim..

İlk önce bu senenin oscar adaylarından Letters from Iwo Jima yı izledim: filmin sonunda “directed by Clint Eastwood” yazmasa filmin rahatlıkla japon yapımı olduğunu düşünürdüm. Bu amerikalılar ilginç adamlar, önce savaş ,yerle bir et, sonra da bol bol filmini çek ve (kısmen) eleştir!

Lettersij

japon ana takım adalarına yakın bir minik adanın adı Iwo Jima. 2. dünya savaşının son yılları (atom bombalarından önce) ve amerikan donanması tüm gücü ile bu minik adayı ele geçirmek için yoldadır. Film adada kalan bir avuç japon askerinin ve başlarındaki generalin delice mücadelesinin öyküsü gibi görünsede, derininde savaşın anlamsızlığını ve kazanan tarafın olmadığını anlatıyor.

Film boyunca taraf tutmakta mümkün degil, ne amerikalıların savaş güçleri ihtişamlı geliyor, ne de japonların deli cesaretleri. Yakaladıkları amerikalı askeri süngüleri ile delik deşik eden japon askerlerini savunmak isterken, bir sonraki sahnede kendilerine teslim olan japon esirleri öldüren amerikalılar ile yüzleşiveriyorsunuz. Adında olduğu gibi filmin merkezinde mektuplar var; savaşta yazılmış, anneye, sevgiliye gönderilmiş (ya da gönderilememiş) mektuplar ile askerlerin aslında birer insan olduğunu dokuyor film.

Dönüş yolunda ise uzun zamandır izlediğim en güzel animasyon filmi olan Renaissance ı izledim. 2054 yılı paris in de geçen (geleceğin paris i olsa olsa böyle olur dedirten incelikte) fransız yapımı şahane bir siyah-beyaz bir animasyon filmi.

Renaissance

Konusu klasik olsa da, dinmeyen enerjisi ve harika çekimleri/çizimleri ile insanı kendisine bağlayan harikulade bir film, rönesans! Avrupalı havasından belki, japon animelerinden pek çok yönde farklı duruyor. Daha doğrusu animelerin o “ben animasyonum” diye bağıran taraflarında sahip olmayıp, daha çok gerçek bir filmi siyah-beyaz çekimle izliyormuş tadına sahip bir film.

Her iki filmi de şiddetle tavsiye ediyorum!

April 24, 2007   Comments Off

One Ring

Yüzüklerin efendisi fanatikleri/hayranları/sevenleri için hoş ve şık bir duvarkağıdı (resimi tıklayınca açılan sayfadan ekran çözünürlüğünüze uygun olanı indirebilirsiniz) …

Three Rings for the Elven-kings under the sky,
Seven for the Dwarf-lords in their halls of stone,
Nine for Mortal Men doomed to die,
One for the Dark Lord on his dark throne
In the Land of Mordor where the Shadows lie.
One Ring to rule them all, One Ring to find them,
One Ring to bring them all and in the darkness bind them
In the Land of Mordor where the Shadows lie.

Bakın aklıma geldi şimdi..  kitapları en son okuduğum (ve sevdiğim) den bu yana 2 seneden fazla olmuş! Artık 5. turun vakti gelmiş olmalı, degil mi? Belki bir 3. tur da Silmarillion olabilir.. Efendim tez bitince yapılacak olanlar listeme hemen ekledim.

PS: nette 2 film söylentisi var; silmarillion ve the hobbit! Heyecanla bekliyorum :)

April 18, 2007   2 Comments