Posts from — March 2007
sadece kibrit ve çakmak ile yakınız
Bilmem duydunuz mu daha önce, yıllar önce demir çelik fabrikasında (tabiki türkiye de) bir işçi, sigarasını yakmak için erimiş çelik dolu fırından içeri sürünerek girmişti! sigarasından bir nefes çektiyse bile bu onun son nefesi olmuştu.
Hani milletin birbirine yolladığı “sadece türkiye de olur bunlar” şeklinde haberler listesine girmeye aday yeni bir olay oldu bugün Antalya da.. ah güzel antalyam. Belek te bir otele lpg getiren şirketin çalışanı elinde sigara (bakın yine sigara) lpg tankını tamir etmeye kalkışıvermiş.. Hayret, lpg nin yanıcı (ve hatta patlayıcı) olduğunu işte tam o zaman ögrenmiş.
Amerikalılar ile dalga geçiyoruz ya hep; mikrodalga fırınların üzerinde “banyo yaptırdığınız kedinizi bununla kurutmayın” şeklinde uyarılar yapıştırdıkları için.. bence bizde sigara paketlerine yazalım diyorum; “sadece kibrit ve çakmak ile yakınız”, “yanar halde lpg tanklarına yaklaşmayınız”…
Aklıma nedense amerikalılar (ve onların giderek düşen iq ları) ile acaip dalga geçen Idiocracy filmi geldi! İzlemediyseniz, mutlaka tavsiye ederim.. gülme krizine sebep olacak bir film.
March 29, 2007 1 Comment
Gökhan Kırdar – Gözbebegim
Hani İstanbul şarkıları vardır, daha ilk satırda sizi alıp boğazın kıyısına uçurur ya.. işte onlardan biri.
Eskilerden, 94 yılından … Gökhan Kırdar ın Serseri Mayın albümünden Gözbebeğim.. işte tam bir İstanbul şarkısı, insanın içinden herşeyi (ankara yı, tezi.. vs) bırakıp yollara düşmeyi deliler gibi istetecek bir şarkı!
Umarsız dalıyor gözlerim karşı tepeden
Yerine bir başka şehir ışıldıyor
Nasılda arıyor ellerim kör ve dilsiz
Yerine bir başka koku sinmiş sanki
Kalbim seni soruyor, eski günleri arıyor
Bu ağlayan deniz benim değilHani nerede, hani gülüşün
Hani nerede, neredesin gözbebeğim
Gözbebeğim, en az kendisi kadar (hatta daha da) güzel bir dizinin jenerik müziği aynı zamanda. Bu sayede yıllar süren uykusundan uyanıp kulaklarıma ve tabiki ruhuma uzanıp dokunuverdi. Biraz geç kalmış bir keşif olsa da, Geniş Zamanlar uzun zamandır izledigim en keyifli dizi. (Malum Zuhal Olcay ve Özge Özberk gibi iki muhteşem güzel kadın var ekranda!)
March 29, 2007 1 Comment
Senaryo
Sabah posta kutunuzda uzun zamandır görmediginiz bir arkadaşınızdan bir email bulurusunuz. Kısa ve öz olmasına bakmadan uzun bir cevap yazmaya girişirsiniz.. Sonra telefon çalar.. bir de bakarsınız sabah maili atan “dayanamamıştır hasretinize” ve sizi aramaktadır.
Sevinip yazdıklarınızı sözlü anlatırsınız, içten ve samimi… O da birşeyler anlatır.. hayatına dair..
Sonra, bir garip soru sorar; “şu restoran neredeydi?” diye.. kartvizit arar, bulamaz, telefonda adresi tarif edersiniz “.. okulu geç, sağa dön..ileride solda”
Teşekkür eder ve kapatır.. sizde kapatırsınız!
Sonrasında bir garip hüzün sarar içinizi.. özlem! bir de garip bir şüphe “neden aradı beni?”.. yoksa sadece adresi sormak için mi?.. gerisinin bir anlamı yok muydu?
Çok mu şüpheci bir adam oldum ben?.. bilmiyorum … ama içimden geçenleri yüksek sesle düşünmeden edemiyorum.
March 27, 2007 2 Comments
Bacardi – Mojito
Doğum yeri Küba (ahh küba!) olan Mojito (mo-hi-to) kokteyli Bacardi ile yeniden hayat bulmuş.. hem de nasıl buldu?
Malum bu ülkede içki reklamları sadece sinemalarda serbest, bu yüzden bir film öncesi insanın kanını kaynatan Mojito reklamına rastlamamak elde degil!.. sinemada reklam izlemekten nefret etsemde, bu reklamdan kesinlikle şikayetçi degilim.
İşte tarif: fındık limon, taze nane yaprakları ve biraz şekeri güzelce ezin. Üzerine bacardi (rom) ve soda ekleyin. Karıştırdıktan sonra güzelce bir süzün (bakın bunu hiçbiryerde söylemiyorlar, deneyerek keşfedilmiştir) ve ezilmiş limon ve nane yapraklarından kurtulun. Sonra servis yaparken üzerine bol bol parçalanmış (margaritha daki kadar küçük degil, dolaptan çıktığı gibi de degil, arada birşey) buz ekleyin ve içine yarım fındık limon ile (ezilmemiş) taze nane yapraklarından ekleyin… Sonra mı? Keyfini çıkartın… (Soda / bacardi oranı bana göre 1 bu arada)
başka tarifler için bacardimojito.com adresine ve de oradan indirilebilecek tarifler kitabına bir göz atmanızı (ya da şarkıya eşlik ederken, poponuzu sallarken, içinizdeki sesi dinlemenizi) öneririm…
Bu arada … unutmadan belirteyim.. Drink responsibly! (ciddiyetle için ne demekse artık)
March 20, 2007 4 Comments
Buket Uzuner den İstanbullular
Uzun bekleyiş sonunda bitmiş, sevgili Buket Uzuner in yepyeni romanı “İstanbullular” kitapevlerindeki yerini almış..
Bugünkü Cumhuriyet in Kitap ekinden ögrendim, İstnabullular’ın çıkış haberini.. küçük bir çığlık atmamak için zor tuttum kendimi. Sonrasında kitapçı yollarına düşmemek için epey bir iç mücadele verdim.. sonunda o’nunla yapılmış ve kitabıyla ilgili söyleşiyi okumakla yetindim.
İstanbul Atatürk havalimanı dış hatlar terminalinde geçen dört saatlik bir öykü imiş.. ve burada tanışacağımız 15 farklı insanın hikayesi!
Söyleşiden; (Cumhuriyet Kitap 15.03.2007)
Her şey tüketim için ve tek kullanımlık önümüze sürülüyor, tükettigimiz kadar önemli ve değerli sayılıyoruz. Dostluklar, aşk, sevgi ve insanlık da tek tüketimlik nesneler halinde sunuluyor: ’sorununuz mu var?’ deniyor, ‘atın gitsin’! Yeni aşklar, yeni arkadaşlar hazır bekliyor, sakın hatalarınızı onarmak için uğraşmayın…’
Kitabın tanıtım yazısında harika bir İstanbul tanımı var; “dünyanın 2700 yıldır menopoza girmemiş tek dişisi“ ….
PS: Yapılır mıydı bana bu? bunca işin arasında nasıl tutarım kendimi.. Masamın baş köşesindeki taptaze Paul Auster kitabının kapağını bile kaldırmaya kıyamazken, o okumak için en güzel, en saf anı beklerken..
March 15, 2007 Comments Off
Nathalie
Şimdi farkettim.. tiyatro için bir kategori açmamışım bu sayfada! Oysa sahne sanatları içinde beni en çok etkileyen o degil miydi? En gerçekçi olan, en derinden acıtan, en yükseğe havalandıran degil midir tiyatro!
Perde açıldı mı, Alice ın tavşan deliğine düşmüşcesine kah bir masal ülkesine, kah dünyanın başka bir ucuna.. bazen de kendi sokağımıza alıp götüren, oyunla gerçegin birbirlerine geçtiği sihirli bir dünya orası. Keşke perde hiç kapanmasa dedirten, sanatın en güzeli… tiyatro.
Dün akşam AST sahnesinde Nathalie yi izledim.. Daracık koktuklarına sığamadığım minicik salonda, koltuğa ve cep telefonunu kapatmayı unutan kör teyzeye inat (nasıl diye sormayın! bende hala çözemedim), keyifle (ve tutkuyla) izledim oyunu.
Zuhal Olcay a olan aşkım (ilk itiraf) aslında çok yeni, birkaç yaz önce mezunlar derneğinin çim anfisindeki o yaz sonu konserinde hayran kalmıştım kendisine. O zamandan beri O’nu sahnede (elbette tiyatro sahnesinde) görmek için yanıp tutuşuyordum. Kısmet dün akşama imiş. Gerçi bunda geçtiğimiz günlerde okuduğum “tiyatro ya bir süre ara vereceğim” haberi de oldukça etkili oldu ama.. çok güzel oldu.
Nathalie; iki kadının öyküsü.. Nancy (Zuhal Olcay) ve Sonia (Tilbe Saran)! Sonia kocasından yeni ayrılmış bir soprano dur, ve intikam almak için fahişe Nancy i tutar. Nancy, Sonia nın kurğuladığı Nathalie karakterine bürünüp eski koca Daniel ile tanışacak, bir ilişkiye girecek ve her buluşmanın ayrıntılarını sonrasında Sonia ya aktaracaktır.
Oyun ilerledikçe sizi insan ilişkilerinin karmaşık dünyasına sürüklüyor; kocasına hiç şarkı söylememiş sopranonun öyküsü, aşık olmak isteyen fahişe nin hikayesine karışıyor… eski kocası ile paylaşamadıklarını (yaşayamadığı tüm o duyguları) kiralık bir kadın üzerinden yaşamaya çalışan bir kadının hazin öyküsü vardı sahnede. ve bence oyunun en güzel kısmı, Nancy in kapanışta söyledikleri idi!
sahnede Zuhal Olcay ı izlemeye gittim belki, ama oyunda beni daha çok etkileyen Tilbe Saran oldu (ikinci ititraf). Sahnede adeta yaşıyordu, tüm bedeni ve ruhuyla Sonia ya nefes alarak, hissederek, dokunarak hayat veriyordu.
Zuhal Olcay a haksızlık etmeyim ama.. Afife Jale ödülüne layık harika bir performansı vardı.. bir itiraf daha (üç etti); fahişe rolünde O’nu görmek gerçekten çok kışkırtıcı idi!
PS: Oyun, metinindeki cinsel içerikten dolayı 16 yaşından küçüklere gösterilmiyormuş. O kadar açık mıydı derseniz? Hayır beni hiç rahatsız etmedi, hatta şimdi düşünüyorum da, o konuşmalar olmasa bu kadar gerçekçi ve güzel olamazdı diye.
March 14, 2007 Comments Off
Teoman – Paramparça
Saatim yok tam olarak bilemem
Biraz bira, biraz sarap önceydi
Nasıl oluyor; vakit bir türlü geçmezken
Yillar, hayatlar geçiyor?
Kayıp bir bavul gibiyim havaalanında
Ya da boş bir yüzme havuzu sonbaharda
Çok mu ayıp hala mutluluk istemek?
Neyse zaten hiç halim yok
Bugün benim doğum günüm
Hem sarhoşum, hem yastayım
Bir bar taburesi üstünde
Babamın öldüğü yaştayım
Bugün benim doğum günüm
Kelimeler büyüyor ağzımda
Bildigim bütün hayatlar
Paramparça
Takatim yok, yine de telefona sarıldım
Son bir özür için tüm sevdiğim kadınlardan
Aradım, mesajlar çıktı kapattım
Telesekretere konuşamayanlardanım
Bu şarkı üzerine yazılmış enfes bir Can Dündar yazısı okudum bu gece, yıllar öncesinden kalma.. ama zamanın eskitemediği yazılardan;
Maksim Gorki, 19.yüzyıl sonunda yazdığı “Boles” adlı öyküsünde Moskova’da bir apartman dairesinde karşılıklı oturan bir üniversiteli gençle, Polonyalı bir fahişenin komşuluklarını anlatır.
Polonyalı Tereza iri yarı, çirkin, biraz da geçkin bir kadındır.
Bir gün üniversiteli komşusundan kendisi için nişanlısına bir mektup yazmasını rica eder. “Mahzun kumrusundan” Varşova’daki Boles’e sımsıcak sevgi mesajları yazdırır…
Birkaç hafta sonra yeniden kapıya dayanır. Bu kez, nişanlısından kendisine gelmiş gibi bir mektup karalamasını ister üniversiteliden…
Bizim genç, bu tuhaf oyundan sıkılıp tersler Tereza’yı ve kapatır kapıyı…
Sonra pişman olup özür dilemek için kadının evine girdiğinde onu zavallı bir halde bulur. İtiraf eder Tereza, gerçekte ne Boles diye bir nişanlısı vardır, ne de mektuplaşabileceği başka biri… Sevgiye susamışlığından, kafasında bu oyunu kurmuştur. Kendisine, yani “mahzun kumrusuna” aşk satırları yazacak bir nişanlı uydurmuş, onun adına yazdırdığı satırları başkalarına okutarak böyle bir sevgilinin varlığına kendini inandırmıştır.
“Ne kötülük vardır ki bunda..?”
Delikanlı bunu öğrendikten sonra haftada iki kez Tereza’nın Boles’e mektuplarını yazar, sonra da Boles’in ona cevaplarını… Tereza ağlar bunları dinlerken; bir yandan da yalnız üniversitelinin söküklerini diker…
* * *
Teoman’ın N-Style’daki söyleşisini okurken bu hazin öyküyü anımsadım:
“Kendimi kötü hissettiğimde 19. yüzyıl romanları okuyorum” diyordu.
İtiraf etmeliyim ki, ben de haftalardır dilimde onun “Paramparça”sıyla geziniyorum. Ve bu şarkının sözlerinde Tereza’nınkine benzer bir sevgiye susamışlığı tadıyorum:
“Bugün benim doğum günüm/Hem sarhoşum, hem yastayım/bir bar taburesi üstünde/babamın öldüğü yaştayım/kelimeler büyüyor ağzımda/bildiğim tüm hayatlar/paramparça…”
Sahi, bu yaşta bir delikanlı niye doğum gününde yas tutar ki..?
* * *
Son bir ayda iki Teoman konseri izledim.
Bir stadyum dolusu gencin hep bir ağızdan “Bildiğim tüm hayatlar, paramparça” diye haykırışına tanık oldum.
Onun ağzında büyüyenlerin, kendi kuşağının kelimeleri olduğunu hissettim.
Şu anda Türkiye’nin en çok satan albümü bu… Adı “17…”
“Her şeyin satılık olduğu bir dünyada, mutsuzluktan sarhoş” olmuş. “Elveda zalim dünya” şarkısıyla kelebek kadar süren ömrünü noktalamış 17 yaşında bir gencin öyküsü var albümde…
Bugün 17 yaşında olanlar, 1983′te doğdular.
Büyük şehirde büyüdülerse, ne kan kokusu bulaştı gençliklerine, ne tank sesi böldü uykularını… Duvarlar, sınırlar, tabular yıkıldı onlar için; okullar, barlar, internet cafeler açıldı.
Niye öyleyse bu “iç kanama”..?
Teoman, beni çarpan bir sözcükle yanıtlıyor soruyu:
“Köksüzüz” diyor, “…tutunacak hiçbir şeyimiz yok”
1990′larda yapılan bir araştırmada gençlerin çoğu, kendi durumlarını 10 yıl öncesine göre “daha kötü” olarak nitelemişlerdi. (İMV-SAM/1995)
Hep “bir kabus dönemi” olarak tanıdıkları “80 öncesi”nde bugünden “daha iyi” olan neydi ki?
Belki şu:
Onlar, doğru ya da yanlış, bir yere kök salmış; tutunmuşlardı.
Sokaklarda cellat kol gezerken bile, “rüzgar gülleri”nin ölüm esintileri yerine daha iyi bir yaşam umuduyla döndüğü bir dönemdi o…
“80 öncesindekiler belki toplumu kurtarma uğruna gençliğini tam yaşamadı, ama -yanlış yöntemler içerse de- dayanışma, heyecan ve paylaşma duygularıyla büyük bir toplum projesi uğruna çaba gösterdi. Şimdi ise kendisi için kendine eziyet eden bir kuşak var” diyor Hayri Kozanoğlu… (Yuppieler, Prensler ve Bizim Kuşak, İletişim, 1993) ve bugünün “kalpsiz kuşak”ını “Bildiği şair adı bilgisayar markasından az olanlar” diye tanımlıyor.
* * *
Bugün, hepimizin bildiği bütün hayatlar “paramparça” iken, piyasada bunca çeşitli aşk şarkısı olması, aslında aşkın kendisinin var olmamasından mı acaba..?
Belki de birileri Gorki’nin üniversitelisi gibi bizim adımıza, olmayan bir sevgiliye yazıyor bu satırları…
Ve biz stadyumlarda toplanıp o mısraları dinlerken, aşk varmış gibi yaparak ağlaşıyoruz…
…yaralı kalbimizin sökükleri dikilirken bir yandan…
Aldım kalemi elime, bildiğim şairlerin adlarını yazıyorum.. bakalım geçebilecek miyim bu sınavı?
March 13, 2007 2 Comments
Inbreeding üzerine
Inbreeding; ya da içbesleme diye türkçeleştirebilecegim terim akademik çevrede bir üniversitenin kendi mezununu hoca olarak alması manasına geliyor.
Rektörlerin kral olduğu universite demokrasilerine örnek, Ural Akbulut hocam (şimdiki ODTÜ rektörümüz) “ODTÜ’lü yerine Elazığ’dan birini almayı tercih ederim” diye gazetelere demeç verecek kadar Inbreeding e karşı.
Sebep, içbeslemenin üniversiteyi dışarıya kapatacağına ve zaman içerisinde kendisini geliştiremiyecek kadar aciz duruma düşecegine dair olan keskin (ve kutsal) inanç. Öyle kutsal ki, sinir bozucu bir şekilde kimse bunu asla sorgulamıyor.
Böyle mi gerçekten?.. gerçekten içbesleme üniversiteyi içine mi kapatıyor? görüntü de evet, ama ya uygulamaya geçince? Yıllar boyu bu yöntem ile kadrolarını güçlendiren ODTÜ, kendini ne kadar yenileyebildi? Yoksa eğitim de gelen ögrencinin kalitesine güvenerek yan gelip yatmayı mı, araştırma da ise ”bakın bizim kocaman teknokentimiz var” ile övünmeyi mi, tercih etti?
Peki ama ya kendi mezunlarına burun kıvıran ODTÜ nün yurtdışına okusun ve bana dönsün diye gönderdiği insanlarda aradığı “yüksek standartlar”; dönecegini bölüm, anabilim dalı vs deki mevcut hocalar ile olan sıcak ilişkiler, yök ten (belki) bir-iki tanıdık..!
Gidenlerin akademik yetkinliği, araştırmacı ve eğitimci yönleri…? Güldürmeyin beni! İçbesleme olmasında nasıl olursa olsun! Hatta elazığ dan bile olsun.
March 13, 2007 Comments Off

