Lifelog of Musa Yılmaz

360

Bu benim 360. yazım..

Oldum olası sevdim hep kalem ile kağıdı.. mevleviler gibi kalemin kağıt üzerinde dans etmesini.. Gerçi yıllar oldu doğru dürüst kalemle yazmayalı, klavye uzmanlığı bizimkisi artık.. Kalemliğim var belki hala, içinden sürekli eksilen kalemleriyle birlikte duruyor çantamda; her gittiğim yere geliyor benimle. Ama artık toplantı notları almaktan fazla bir işe yaramıyor malesef.

En son bir İstanbul gezisi yapmıştım; günübirlik şehri dolaşıp notlar almıştım defterime ve sonrasında bu sayfada yazmıştım. Buldum işte burada o yazı. En son kalem ve kağıtla dans ettiğim gündür belki; bir yandan not alıp bir yandan resim çekip, soğuk ve yağmurlu bir günde kenti arşınladığım. Ufaktan bir göz attım yazdıklarıma, 6 yıl geçmiş ve ben bir daha tek başıma başka bir şehir turu yapmamışım bu geçen zamanda. Daha doğrusu elimde kalemimle başka bir kentin sokaklarını arşınlamamışım.

360. yazı özel olsun istedim.. neden derseniz bugünlerde deniz fenerinin ışığının peşinden 360 derece dönüp duran pervane gibiyim. Belkide beklemeliyim, fenerin dönüp dolaşıp yeniden beni aydınlatmasını beklemeliyim.. sabredebilseydim azıcık.. mümkündü.. 

360 derece

Hayat bugünlerde öyle hızlı akıyorki.. bir an durup soluklansam bir daha yetişemem gibi geliyor.. kanat çırpmayı bir an bıraksam.. fenerin ışığını bir daha yakalayamam gibi geliyor… dans etmekten başı dönmüş bir mevlevi gibiyim. Dursam bir an, tekrar başlayamam gibi geliyor. Bilmiyorum…

Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz 
İki başımız var, bir bedenimiz 
Ne kadar dönersem döneyim çevrende 
Er geç başbaşa verecek değil miyiz?

Oysa Ömer Hayyam bundan yüz yıllar önce böyle tarif etmiş, yine bu coğrafyada, gökyüzünde aynı yıldızları izlerken bu cümleleri kağıda dökmüş, aradan geçen zamanda aşkı kimse daha güzel tarif edememiş.

 

{ Leave a comment }


Dolunay daki Tavşan izi

Derlerki bütün çinliler dolunaya baktıklarında ayın beyaz yüzünde bir tavşan silüeti görürlermiş. Bu akşam dolunay var gökyüzünde, lütfen dışarı çıkın ve beyaz değil ama siyah tavşanı arayın. Efsaneye göre Ay Perisi yeryüzüne inivermiş bir akşam, yaşlı bir adam kılığına bürünmüş. Önce aslan çıkmış karşısına. Yaşlı adam yemek isteyince paylaşmamış etini. Sonra yaşlı adam kurt ile karşılaşmış, fakat o da uzatmamış yardım elini. Sonunda tavşan yaşlı adam ile yemeğini paylaşmış. Ay perisi ödül olarak tavşanı alıp ayın yüzüne yerleştirmiş. 

Bu hikayeyi duyduğum günden bu yana, gökyüzünde dolunay gördüğümde gözlerim hep ayın yüzündeki tavşanı arıyor. Tıpkı bu akşam olduğu gibi, ışıkları kapatıp penceremi açıp kafamı dışarı uzatıp gökyüzüne bakıyorum ve işte tam orada yukarıda. Dünya dediğim gezeğende yaşadığımın en büyük kanıtı yukarıda asılı, tavşan izi tıpkı Ankara daki gibi, yerinde duruyor, sanki gizliden gülümsüyor. Bulunduğum coğrafyaya inat tıpatıp aynısı asılı gökyüzünde.

Bu garip ülkede ikinci turumda ilk ayımı doldurdum bugün. İlkine göre daha kolay akıverdi zaman, bereket yapacak iş çok, zaman anlamını yitiriyor, geçip gidiyor gizlice. Özledim mi? Bu sefer değil, bu sefer farklı hissediyorum. Bu yolculukta ne ben eski ben kaldım ne de geride bıraktıklarım aynı kaldı. Uzanıp dolunaya kendine baktığımda kısa zamanda çok yol aldığımı görebiliyorum. 

Kendimi hırpaladığım onca senenin ardından, toparlanmak için daha fazla zorlamam gerekli imiş. Hayat küs değilim artık sana, hadi gel barışalım artık.

 

{ 1 Comment }


Mine Vaganti

“Life? It’s just a ride man.”

Aklıma kazınmış sözlerden birisidir yukarıdaki cümle; hepimizin aradığı soruya basit ama bir o kadarda karmakarışık bir cevap aslında. Der ki o çok sevdiğim; “Hayat mı? Lunaparktaki trenle yaptığımız bir yolculuk aslında, bazen inişteyiz bazen de çıkışta. Ama eninde sonunda süre dolup inmek zorunda olduğumuz bir tren yolculuğundayız aslında.. o yüzden boşver dostum. Kafana öyle her şeyi takma”

Aradan geçen yıllar boyunca üstünde düşünmekten asla vazgeçmediğim bir cümle oldu bu; zamanla içine yeni anlamlar kattığım, bazen yakınlaşıp bazen de uzaklaştığım bir cümle işte…

Ferzan Özpetek filmleri neden bilmem bana hep bu yukarıdaki sözleri hatırlatıyor. Belki akdeniz kuşağının dertlerinin aynı olması, belkide o dertlere verdiğimiz tepkilerin hep aynı olmasından. Öyle bir pencereden bakıyorki Özpetek filmleri, onca tasanın ve yükün altında aslında hayatın ne kadar da güzel olduğunu yüzümüze çarpıveriyor aniden, biz daha bilemeden.

Loose Cannon

“Mine Vaganti”; ya da ingilizce adı ile “Loose Cannon“. Türkiye’de Serseri Mayınlar adı ile vizyona girmiş, 2010 yapımı enfes bir film. Tutucu bir italyan ailesinin rengarenk hayatından kısa bir kesit aslında; devam etmenin ve kabul etmenin öyküsü. Avrupa filmlerine tutkun iseniz şiddetle tavsiye ederim.

Filmin müzik albümü ise ayrı bir keyif; olmaz ise olmaz Sezen Aksı şarkısı dahil olmak üzere birbirinden güzel şarkılardan enfes bir karışım olmuş; işte filmin fragmanında yer alan 50 Milla;

Nina Zilli feat.Giuliano Palma – 50mila 

 

{ Leave a comment }


Aşk Tesadüfleri Sever

Geçen senenin herhalde iki meşhur filmi olmalı; Aşk Tesadüfleri Sever ve Kaybedenler Kulübü..

İkisinide daha yeni izleyebildim aslında. Bayram tatili uzun olunca ve yapacak hiçbirşey olmayınca en tatlısı bol bol film izlemekmiş.

Bu müthiş iki filmin arasında 2011 de izleyemediğim başka filmleride sığdırdım. Mesela son Potter filmi gibi; ama şimdilik bu konuda suskunum. Ankara ya dönmeyi ve o çok sevdiğim balkonda oturuncaya kadar Potter mevzusunu açmaya hiç ama hiç niyetli değilim.

Film hakkında o artık duymaktan usandığınız yorumlardan birini yazacağım buraya. Önceden uyarıyorum, filmi beğenmeyenler buradan aramızdan ayrılabilirler.

Evet, çarpıldım ve evet sonunda oturup deliler gibi ağladım… 

En başta filmde buram buram tüten Ankara çarptı beni; özlemiştim biliyordum ama bu kadar çok özlediğimi ekranda görünce anladım. 

Birde Ankara ya döner dönmez ne yapacağıma karar verdim; eve atacağım önce eşyalarımı. Yanıma kışlık hiçbirşey almadığım için ve de beni havalanında palto ile karşılayan olmaz ise, önce ısınmam gerekecek muhtemelen, ama sonrasında dayanamayıp kesin evden dışarı atacağım kendimi. Önce Tunalı ve Kıtır, sonrasında Seğmenler parkının yanından köşke kadar çıkacağım… oradan yürümeye devam edip Botanik parkın yanından Atakule ye kadar uzanacağım. Şansım yağver giderse kar/buz altında olmayan bir Ankara da, buz gibi bir kış havasında yapacağım bütün bunları.

Çarpıldığım ikinci kısım film elbette; keşke Mehmet Günsur olmasaymış filmde ama bir kaza olmuş anlaşılan ve görmezden gelelim hep birlikte; ya da tek başıma. Hikaye güzel, çekimler çok başarılı, oyuncular gayet iyi… ama ben o Ankara darbesini ilk başta almasaydım bu kadar çok ağlar mıydım filmin sonunda ?

Sanmıyorum… Bazen özlemlerim çeşme olup akabiliyormuş gözlerimden, bazen.. beklemeden.. Mehmet Günsur’u bile izlerken.

{ Leave a comment }


Children of the Riots

This post is dedicated to my dear friend Leonidas. Hence, it will be in English, our very own Common Tongue that is good but was never enough for us.

For the last month I have been living in a Kingdom; I wish it was one of the fictional 7 but unfortunately this is one of the few actual kingdoms left on the planet we call Earth. As I just put a cross mark on the western shores of the Persian Gulf on the map of “My Places”, I also became a fan of the Al Jazeera tv network broadcasting across the gulf from Qatar. This week I found this brilliant documentary on the network about Leo’s homeland, which in fact inspired me to write this post. I also took the name of the documentary as the title of my post.

I know it’s a little bit long, but please watch it when you have time and watch it without any media founded prejudgment. Later you can continue on reading my very own Greek experience.

In the spring of 2009, I left my homeland for a year long stay at Vienna, capital city of Austria. Along the way I had lots of expectations; none came true actually. But the least expected, never imagined ones happened in this gorgeous city of central Europe.

Being born in central Anatolia, lived along the coast of Mediterranean, I always know Greece as the country across the sea of Aegean, and Greeks as the people whom once betray & betrayed and crossed the narrow sea, literally.

Last century was full of sad stories; exiles, wars, blood and sorrow, that we kept telling to our children. Even the history classes in Greek & Turkish high schools have been teaching the same events in different perspectives, or not teaching at all. After so many generations, two nations once lived happily together are now too far away, even far away than the narrow sea between us.

So on that very evening, in that very dorm room when Leonidas first introduced himself as “Greek”, he became the very first Greek I ever met. My initial thoughts were; “Oh my god, he will probably go wash his very hand that we shake a few seconds ago” which never happened actually.

He was indeed friendly, welcoming and talkative; three adjectives that is deeply missing among Austrians. In the next 24 hours we started sharing a single network outlet with the longest cat-5 cable of ever known in human history. Later he bought a hub for multiplying the network outlet, so we can use it at the same time. But the cable stayed, connecting both our rooms and in a sense building our friendship. Like his other stories, “Leo and the battle for a decent network connection” is a very long -but never sad- story. At the end he managed to get a refund from the Austrians, even if he never demanded it.

We eventually started having a beer or two (with peanuts for sure); either at the patio that our dorm rooms are sharing or at the bar downstairs. Movies and meals were next; in a very short time we were inseparable. How did it happen? I still don’t have any idea. He was for sure one of the greatest discoveries of me. Along the way I even tried to convert him; he was ready to make the switch until the time he discovered the “rule of circumcision”.

Among the 11 months of my exile in Vienna, Leo actually/physically stayed there for 3-4 months. But we did manage to build an amazing friendship in such a short time, that I still kept bragging about.

Yes, I am still so proud, why shouldn’t I? We were born on different sides of the narrow sea, have grown among two nations not liking each other at all and raised by hearing horror stories of each other. But none of them were successful; at the end humanity was the sole winner of our story.

After meeting with Leo, flood gates were broken and Greeks started to pour into my life, both literally and physically. Leo was the kind of guy who deeply loves “company”. There was not a single time he was alone along the road between Athens and Vienna, and add Greeks, who certainly love travelling, to this story; you should get the picture now. 

My observation is that just 15 minutes was more than enough for making friends with a Greek. The rules are pretty much simple; be yourself and leave European formality at the door, keep repeating how much you love “baklava” (that’s their weakest point) and never ever mention the word “Cyprus”.

I met amazing human beings whom were born across the narrow sea, all more than friendly, all too much like me or like my friends back at homeland. None of them was ever slightly rude to me, or tried to put the sorrows of the last century between us. For sure we have discussed all the sensitive issues of the last century, and even talked about the “Cyprus” and I never felt or observed any kind of terror wildly used among our media outlets. I just met human beings whom loved talking about their ancestral homes in Little Asia and willing to put everything aside in exchange of some respect and humanity.

For sure, not all Greeks are like the one I am lucky to met with. This is actually true for my side of the story; both nations have their extremists and will always have them. Unfortunately there is still no cure for such illness, but as I personally proved there is still hope.

My great Greek experience was not only on comparing our nations and finding out our common words, but mostly about observing the children of a great nation whom once represent the sole civilization on our planet. Thousands of years have passed since the first democracies of ancient Greek cities, but their children are still proud and they should be proud of it. It’s the first thing I see among them, proud and dignity. 

Hundreds of years of Ottoman rule made us alike a lot, yes, but what happened in the last century separated us a lot as well. Turks have faced three military coups in the last 50 years, among them the last one was for sure the harshest one. We were simply broken after the coup; especially the left wing of the society is still in ruins now. But Greeks managed to overthrow their own dictator back in 70s and there were not broken like us, especially leftist were still proud of 17th of November. So they were rebellious, ready to object and ready to ignite with the first touch of a fire. That was the second thing and probably the most I admire among them; their never ending rebellion for everything.

Since I left Vienna, I kept a special eye on news across the sea for my loved ones living there. Many things happen in the one and half year after. I know many Turks laughing at the things happening there, not simply at their ancestral enemy but especially at the European Union to whom we built a national anger over the course of years waiting to be accepted within the union.

I am angry as well, but my anger and frustration aims at the financial politics and policies of the so called human civilization. I have been watching, listening and reading about the financial system that we adore and love with the name of capitalism, and I still do not understand how we manage to worship it and put all our faith in such a system which is broken from the very beginning. Hence I was furious when I watch media gurus blaming solely Greeks for the mistakes of such a system. As if European banks and global financial institutions were absolutely innocent. I simply cannot accept rescuing of a totally broken financial system over the ruins of a nation or it seems to be of nations.

I know that I have started my post with Leo and on the way changed the subject to the financial crisis at hand. That was mostly intentionally, since our general attitude towards this crisis as one of the major problems of our civilization that we need to cure in expense of anything. At this point we are simply missing the most important factor; the humans. After a daylong marathon with any of the news media outlet you could easily become one of those, who were brain washed on their cozy sofas and started blaming other human beings instead of blaming the financial system. Are we that lost? I hope not.

Finally here is my last picture from Vienna with Leo & Dimitri. It was a spring like day; a sunny February day with degrees a little bit over 0 and we were hanging out at Stephansplatz.

Mld-wien

Lately I have been thinking of revisiting Vienna, not in winter of course, but since Leo left the city for good I found it hard to be there without him. May be one day we both have another amazing journey from Venice to Vienna where I would be DJing and he would be driving.

{ 2 Comments }


Uzaktan

Ortadoğudan merhaba…

Basra/İran/Arap körfezi kıyılarındayım son bir aydır. Körfezin etrafında binbir çeşit yönetim şekli olsada hepsinin ortak paydası petrolden gelen paranın dayanılmaz sıcaklığı. Hani derler ya “parayla saadet olmaz” diye, bu coğrafyada da para insanlara blackberry getirmiş ama özgürleştirememiş.

Bulunduğum kentin caddelerinde son model arabaları görmeye alışmak öylesine kolayki, ya da kapitalizmin kutsal tapınakları avm lerde yüzlerce lüks markanın sıra sıra dizilmesine alışmak.. uygarlığın yada gelişmişliğin göstergesi keşke pahalı elektronik cihazlar olsaydı, keşke satılan her iPhone satın alındığı toplumları ileriye taşıyabilseydi.

İlginç ve farklı bir coğrafya burası… batılıların bizim hakkımızdaki klasik imajı vardır hani bilirsiniz; deve ile gezen insanlar vb. Burada da kimse ortada develer ile dolaşmıyor belki ama öyle bir araba kullanıyorlarki; direksiyondaki deve mi insan mı şüphe ediyorsunuz.

Benzin ucuz ama öyle böyle ucuz değil, cidden ucuz. Ülkemde litre fiyatı neredeyse 5′e ulaşmışken burada 10′a depoyu doldurabiliyorsunuz. Korkunç değil mi? Bu durumda toplu taşıma yok zaten, ama karbon salınımı en yüksekte. Düşününki elektrik üretmenin en ucuz yolu mazot yakmaktan geçiyor. Dünyanın bir kısmı atmosfere saldıkları karbon oranlarını düşürmeye, elektrikli arabalara geçmeyi, yeşil enerjiyi düşlerken, petrolün doğum yerinde kimsenin bütün bu olup bitenlerden haberi yok.

Su gerçekten benzinden pahalı olabilirmiş. Kaynak suyu, ithal elbette, litresi 4′e. Körfezden arıttıkları ise onun yarı fiyatına.

Hava çok sıcak derseniz, evet cidden sıcak ama geldiğimden bu yana en büyük derdim üşümek. Ofis buz gibi, uzun kollu giyiyorum artık, öğlen dışarı çıktık biraz güneş gördük ısındık diyelim, restoranlar ofisten bile soğuk. Bereket evde klimaları kapatıp rahat rahat terleyebiliyorum. Yazın boğucu sıcakları geçtiği için geceleri nefis bu aralar, körfezden hafif bir esinti ile size akdenizin o güzelim kıyılarını bile hatırlatabiliyor.

Hayat bu ülkede güneşe göre akıyor aslında; gündüz bomboş sokaklar, dükkanlar kapalı… gece ışıl ışıl, renkli, canlı, kalabalık… ibadet saatleri apayrı bir durum; marketler açık ama kasaları kapalı mesela. İçeride market arabaları ile dolaşıp duran onca insan, raflar arası dolanarak zaman öldürüyor.. komik. Bütün ülkenin cidden ayakta olduğu ve işlerini halledebildiği zaman aralığı ise akşam 8-11 arası.

Pazartesi sendromu cumartesiye kayıverdi ister istemez. Pazar sabahları ben işte çalışırken, sosyal medya ile takip ettiğim ahalinin miskin miskin uyuyor olması beni deli ediyor.

Alıştım diyemem ama, ne kadar zaman geçerse geçsin alışmak zor bu ülkeye.

{ Leave a comment }


Ömrümden uzun hayallerim

Bu yazının başlığı aslında bir kitap adı idi.. Yıllar önce kitapçı raflarında görünce adına çarpıldığım, almaya bir türlü cesaret edemediğim, okursam korkup bitiremeyeceğimi düşündüğüm bir kitabın adı idi. Bu yazıya başlamadan önce başta kitapyurdu olmak üzere net te aradım ama malesef bulamadım. Artık okuma zamanım geldi derken, bulamayabilirim.

Neden bu başlık beni böylesine çok etkiledi o zamanlar? Çünkü yazar şimdi adını hatırlayamadığım bir hastalığa tutulmuştu ve hayatı yarım kalacaktı, bitmeyecekti.. eksik kalanları belkide kağıda dökmüştü. Yapamayacağını düşündüklerini ölümsüzleştirmek istemişti.

“Uzak Ufuklar” beni alıp götüren başka bir kitap. Himalayaların içinde saklı bir vadide sonsuz hayatı tadan bir grup insanın öyküsü idi. Sonsuz hayata sahip olursanız neler yaparsınız? Vadidekiler bilim ve sanatla uğraşıyordu. Kimi 50 sene boyunca piyana ile ilgileniyor kimi ise 100 senelik biyoloji araştırmaları ile haşır neşir oluyordu. Ömür uzadıkça; hayatın algısı farklılaşıyordu.

Gelelim 3. kitaba, “Yüzüklerin Efendisi”ne; malum elfler. Ödülleri sonsuz hayat, cezaları ne derseniz Silmarillion’u okumalısınız. Elflerin o tepeden bakışları, dünyadan uzak yaşayışları, olan bitene sanki farklı bir pencereden bakar halleri.. işte hepsinin altında bu “ödül” yatmakta. Kitapta insan kaderini seçen Arwen ile elf kaderinde devam eden babası Elrond’un hüzünlü vedası anlatılır. Sonsuzluk yemini bozulunca, araya ölüm girince, veda etmek cidden zor olmalı değil mi?

Neden açtım bu başlığı ve neden yazmaya başladım? Ben uzun zamandır hayallerimi rafa kaldırmıştım, onu farkettim geçen günlerde. O zamandan beri aklımı belkide en çok kurcalayan konulardan biride bu oluverdi. Neden, nasıl.. vs bahsetmeyeceğim. Hayat dönemlerden oluşuyor. Bir dönem geliyorki bırakın kapıyı, penceredeki perdeleri bile kapatmak gerekiyor. İşte öylesine bir dönemde bütün niyetler ve umutlar paketlendi ve rafa kalktı.

En kötüsüde zaten umutlarını paketlemek aslında. Tek tek özene bözene saklamak en diplere, en köşeye.. Oysa “bir umuttur yaşatan insanı” demiyor muydu Bulutsuzluk Özlemi? İnsan umutları olmadan yaşar mı? Yaşarmış demek ki. Ne kadar doğru tartışılır. “Keşke” leri sevmem ama geriye dönsem kaldırmazdım hayallerimi rafa, yine yanımda taşırdım şüphesiz. Ağır bir bavul gibi çeke çeke götürürdüm gittiğim her yere.

İnsan darbe aldıkça kırılıyor, kırıldıkça parçaları savruluyor etrafa.. sonrasında o parçaları bir şekilde tutturuyor birbirine, ama kırık çizgileri hala belli oluyor. Ne kadar güzel yapıştırmaya çalışsa bile, en güçlü yapıştırıcıyı kullansa bile o çizgiler bakabilen gözler için olduğu gibi duruyor.

Benimkiside öyle bir hikaye işte.. biraz kırık dökük biraz “paramparça”, Teoman ın en sevdiğim şarkısı gibi. Şimdilerde başka bir sancı var içimde. Bir dönem biterken yeni bir dönem başlıyor. (Hayır akademik dönemlerden bahsetmiyorum bu sefer) Sancılarını hala çektiğim, kırık izlerini üzerimde taşıdığım bir dönemden çıkıyorum (ve çıktım hatta) ve yeni bir döneme giriyorum.

Evet hala bilmiyorum, doğumgünü yazımdan beri değişen tek şey bilinmeyenlerin sayısındaki artış oldu. Hayat matematik denklemi olsa idi benimkisi şu sıralarda 18 bilinmeyenli bir polinom olurdu şüphesiz.

Artık rafları boşaltmanın zamanı geldi. Tozları alınmalı, paketler özenle açılmalı… hayaller tekrar okunmalı, şevkatle kucaklanmalı ve umutla bağlanmalı. Ferzan Özpetek!in o çok güzel filmi gibi, “Bir Ömür Yetmez” belki, ama o ömür doyasıya yaşanmalı.

{ Leave a comment }


Amy’nin ardından

Bekliyordum aslında kaç zamandır bu ölüm haberini. Özellikle İstanbul konseri iptal edilince ve öncesindeki konserde yaşananları duyunca sonun yakın olduğunu anlamıştım.

Fakat bir yandanda enfes bir haber vardı; yeni taptaze bir albüm. Back to Black in üzerinden yıllar geçmiş ama Amy tekrar stüdyoya girmemişti.

Hani gitmeden önce bir albüm daha yapar belki diye beklerken; ölüm haberi geldi.

Keşke seçtiği hayatı yaşamaya devam ederken müzik yapbilseydi. Fazlasıyla çıkarcı bir cümle mi oldu? Evet, oldu belkide. Fakat Amy nin şarkılarına ve o içinden geldiği gibi söylemesine bakınca müziğini farklı kılanın yaşamayı seçtiği hayat olduğunu anlamamak zor olmamalı.

Ses, tanrı vergisi ve muhteşem. Peki ya sözler, ya o sözleri ruhundan söylemesi.. Rehab da “beni tedavi ettirmek istiyorlar ama ben hayır diyorum” derken aslında yaşadıklarını dile getiriyordu. Şarkıyı faklı kılan gerçek olması ve Amy nin bunu tüm içtenliğiyle söylemesiydi.

Ölümünün ardından yapılan eleştirileri anlamıyorum hala. İnsan sırf kendi hayatı gibi bir hayat yaşamayan insanı neden bu kadar eleştirir? Başkasını olduğu gibi kabul etmek bu kadar zor olmamalı.

Amy Winehouse bir bağımlı idi ve aynı zamanda enfes bir sese sahip bir müzisyendi. Ardından söylenecek tek bir şey olmalı; o da sadece geride bıraktığı şarkılar için teşekkür etmek.

Umarım gittiğin yerde huzurlusundur.

{ Leave a comment }