Lifelog of Musa Yılmaz

Rosie Project

Herşey Radikal’de okuduğum bir yazı ile başladı; aşk ve ilişkiler üzerine bol bol istatistik bilgilerinin verildiği, rakamların havada uçuştuğu bir yazıdan öğrendim “Rosie Project” i. Yazar doktorasını Veri Modellemesi üzerine yapınca; kitabı hakkındaki yazıda bir anda “bir erkek hayatı boyunca en az 2 kere aldatmıştır, bir kadın en fazla iki sefer aşık olabilir vs” gibi göz alıcı cümleler okuyabiliyorsunuz.

Evet, Rosie Project onca dile çevrilen keyifli bir kitabın adı; yazar Avusturalya’lı Graeme C. Simsion (NYTimes ın kitap hakkındaki yorumuna buradan ulaşabilirsiniz). Söylentiye göre Sony kitabın film uyarlaması için çalışmaya başlamış bile; bakınız imdb.

Rosie Project 

Radikal’deki yazı bende merak uyandırınca kitabı Amazon da bulmam, Goodreads daki yorumlarını okumam ve sonrasında satın almam yaklaşık 3-5 dakika sürdü; bir o kadar da tablet teki Kindle uygulamasının kitabı indirmesini bekledim. (Daha hızlı bir internet bağlantısına sahip olsaydım eminim az önce bahsettiğim süre mutlaka yarı yarıya azalacaktı)

[Read more →]

{ Leave a comment }


Vapuru Beklerken

IM000901 by musayilmaz
IM000901, a photo by musayilmaz on Flickr.

Çok ama çok eskiden kalma bir fotoğraf. Flickr 1TB ile geri dönüp özür diledikten sonra eskilerin arasında bulduğum bir güzellik.

Bir günlük İstanbul gezimin anısına…

{ Leave a comment }


5 yıl; 60 ay; 1826 gün…

2010 yılının başında kendi kişisel ihtilalimi yapmıştım, bir nevi kendi kendime ayaklanmış ve blogumdan mola istemiştim. Biraz gönülsüz olsada kabul etmişti; tek tük itiraz sesleri gelmişti çevreden ama sonunda mecburen boynunu bükmüş ve kabullenmişti.

2014 kapıdayken yine başka bir devrime niyetlendim; yine burada -kendi kendime konuştuğum, kendi sesimin yankılandığı bu küçük dünyada- kendi çektiğim isyan bayrağını yine kendim indirdim. Tıpkı son 1 senedir okumayı özlediğim gibi, kalemi kağıdı, klavyeyi ve elbette yazmayı özledim. Bu blogu ilk kurduğumdaki amaçım kendi kişisel arşivimi oluşturmaktı; benden sonrakilere, çocuklarıma kendi ayak izlerimi bırakmak istedim.. belki birgün aynı ayak izlerini onlarda takip etmek isterler diye bir iz bırakmak istedim.

Neden bugün? Neden 4 yıl sonra? Bilmiyorum, her zaman olduğu gibi bir cevabım yok bu soruya, sadece köprünün altından yeterince su aktığını düşünüyorum, artık ne ben eski ben değilim, ne de geçmişten üzerimde izler kaldığını hissediyorum. Bütün bunların üstüne hayatımın son 5 senesi ile artık hesaplaşmak istiyorum; zamanı geldi ve belkide çoktan geçti bile.

5 sene önce bugün; Onur un efsane otopark kavgasını yaptığı gün; Deniz in o muhteşem gülümsemesi ile yanımdan neredeyse hiç ayrılmadığı gün; bir şişe chivas ı daha öğlen bile olmadan açtığımız ve hatta gün batmadan bitirdiğimiz gün; kocaman haritadaki strateji oyununa dair kuralları 3 saat öğrenmeye çalıştıktan sonra yarım saat ancak oynadığımız gün; “draft” ları jüriye dağıttığımdan bu yana (4 haftadır) hala grip olduğum gün; son 3 senedir olmadığı kadar ayaklarımın yere bastığı gün; herkesin heyecanlı ama benim fazlasıyla sakin olduğum gün..

Yeniden dünyaya gelsem bir daha asla yapmam dediğim doktoramın son günü; juri günüm…

Üzerine 5.5 sene emek verdiğim diplomanın üzerinde yazan tarihten bu yana tam 5 sene geçmiş; inanılır gibi değil ve hatta bu ne hız değil mi? Biraz durup düşünmek lazım değil mi? Özellikle bu 5 senede 3 ülke değiştirmişsem biraz soluklanmak gerek değil mi?

Walker

Yukarıdaki Resim Beyrut'tan… adını anımsayamadığım enfes güzel yemekleri olan bir restoranının duvarından… Durmadan yürüyen Johnnie hepmizin hayatını anlatır gibi aslında; bir viski şişesinin üzerinen sinsi sinsi gülümseyerek bizi bize anlatır gibi, çünkü durmak hayata inat etmektir, durmak aslında yolun dışına adım atmaktır ve aslında durmak mümkün değildir, değil mi?

Duvardaki Johnnie gibi yıllar geçsede hiç durmamak lazım, tökezleyince elindeki bastona daha sıkı bir tutunmak lazım, dimdik ve hep ileri doğru yürümek lazım, hiç geriye dönüp bakmamak lazım.

2014 gelip kapıyı çaldığında; daha bir istekli ve daha bir umutlu olmak lazım… Geçmişin izlerinden silkinmek, peşimizde sürüklediğimiz bavullardan kurtulmak lazım… Ve istemek lazım; yeni yolculuklara çıkmayı, yeni insanlarla tanışmayı, yeni limanlara yelken açmayı, yeni ve uzak ufukları görmeyi dilemek lazım.

Bir kadehin kırmızısına, bir kadının yeşil gözlerine, bir kitabın sarı/beyaz sayfalarına dalıp kaybolmam gerek bu sene. Bir teknenin ucundan denizin mavi ılık sularına kendimi bırakmam gerek, bavulu alıp çıkış kapısına yöneldiğimde bir umut o ürkek bakışları aramam gerek, daha çok öğrenmem ve daha çok sevmem gerek. Kendimi ne kadar hırpalarsam hırpalayım yinede ayağa kalmam gerek, ne kadar çocuk kalsamda artık büyümem gerek.

Mutlu yıllar!

{ 1 Comment }


Sharm ve Palmiyeler

IMG_3274 by musayilmaz
IMG_3274, a photo by musayilmaz on Flickr.

Fazla söze gerek yok aslında

{ Leave a comment }


Havelka da

Eskiden Pampero derlerdi, şimdilerde Havelka olmuş; değişen ne bende anlamadım aslında. Bahçe yine bildiğimiz sıcak sevecen konforunda, Ankara nın yaza doğru ısınan bahar havasında 7. Cadde nin gürültüsünden hem uzak hem de yakın sakin bir köşe idi.

Havelka

En kadim dostum ile 7 debuluşunca sıcaktan kaçıp saklanıverdik buraya; biraz bira biraz kızarmış patates ile açtık eski ve yeni defterleri.

İnsan bazı anlarda hayatın acımasızca akıp giden hızını anlayabiliyor ancak; sevgili dostum karşımda konudan konuya atlarken, aklım en son ne zaman ve nerede görüştüğümüze gitmişti… Ama bulamadım, yok, hatırlamıyorum gerçekten. Bu yazının başlıca amacıda bu zaten, en azından bunu kaydetmek ve bir sonrakinden önce dönüp geriye baktığımda hatırlayabilmek.

Aynı zamanda müthiş başarılı bir akademisyen olan sevgilim dostum, konuşmamızın orta yerinde geçen yaz aldığım kararı sorgulamaya başlayınca hazırlıksız yakalandım. İlginç olan ben son 1 senedir bunu sorgulamazsan dostlarımın hala her fırsat bulduğunda bana aynı cümleleri tekrar ettirmeleri; inanmak istemez gibiler, sanki açık bir kapı arar gibiler…

 

Havelka sonrasında okulun taşlı yollarında yeniden yürürken; eski kırgınlıkların buruk tadı geldi ağzıma. Her köşe başında bir hayalet buldum, ve küllerin halla sıcak olduğunu anladım. Belki bir 10 sene sonra tekrar aynı yollara bakarken geçmişin bütün izlerini silmesemde acılarını dindirmiş olacağım.

{ Leave a comment }


360

Bu benim 360. yazım..

Oldum olası sevdim hep kalem ile kağıdı.. mevleviler gibi kalemin kağıt üzerinde dans etmesini.. Gerçi yıllar oldu doğru dürüst kalemle yazmayalı, klavye uzmanlığı bizimkisi artık.. Kalemliğim var belki hala, içinden sürekli eksilen kalemleriyle birlikte duruyor çantamda; her gittiğim yere geliyor benimle. Ama artık toplantı notları almaktan fazla bir işe yaramıyor malesef.

En son bir İstanbul gezisi yapmıştım; günübirlik şehri dolaşıp notlar almıştım defterime ve sonrasında bu sayfada yazmıştım. Buldum işte burada o yazı. En son kalem ve kağıtla dans ettiğim gündür belki; bir yandan not alıp bir yandan resim çekip, soğuk ve yağmurlu bir günde kenti arşınladığım. Ufaktan bir göz attım yazdıklarıma, 6 yıl geçmiş ve ben bir daha tek başıma başka bir şehir turu yapmamışım bu geçen zamanda. Daha doğrusu elimde kalemimle başka bir kentin sokaklarını arşınlamamışım.

360. yazı özel olsun istedim.. neden derseniz bugünlerde deniz fenerinin ışığının peşinden 360 derece dönüp duran pervane gibiyim. Belkide beklemeliyim, fenerin dönüp dolaşıp yeniden beni aydınlatmasını beklemeliyim.. sabredebilseydim azıcık.. mümkündü.. 

360 derece

Hayat bugünlerde öyle hızlı akıyorki.. bir an durup soluklansam bir daha yetişemem gibi geliyor.. kanat çırpmayı bir an bıraksam.. fenerin ışığını bir daha yakalayamam gibi geliyor… dans etmekten başı dönmüş bir mevlevi gibiyim. Dursam bir an, tekrar başlayamam gibi geliyor. Bilmiyorum…

Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz 
İki başımız var, bir bedenimiz 
Ne kadar dönersem döneyim çevrende 
Er geç başbaşa verecek değil miyiz?

Oysa Ömer Hayyam bundan yüz yıllar önce böyle tarif etmiş, yine bu coğrafyada, gökyüzünde aynı yıldızları izlerken bu cümleleri kağıda dökmüş, aradan geçen zamanda aşkı kimse daha güzel tarif edememiş.

 

{ Leave a comment }


Dolunay daki Tavşan izi

Derlerki bütün çinliler dolunaya baktıklarında ayın beyaz yüzünde bir tavşan silüeti görürlermiş. Bu akşam dolunay var gökyüzünde, lütfen dışarı çıkın ve beyaz değil ama siyah tavşanı arayın. Efsaneye göre Ay Perisi yeryüzüne inivermiş bir akşam, yaşlı bir adam kılığına bürünmüş. Önce aslan çıkmış karşısına. Yaşlı adam yemek isteyince paylaşmamış etini. Sonra yaşlı adam kurt ile karşılaşmış, fakat o da uzatmamış yardım elini. Sonunda tavşan yaşlı adam ile yemeğini paylaşmış. Ay perisi ödül olarak tavşanı alıp ayın yüzüne yerleştirmiş. 

Bu hikayeyi duyduğum günden bu yana, gökyüzünde dolunay gördüğümde gözlerim hep ayın yüzündeki tavşanı arıyor. Tıpkı bu akşam olduğu gibi, ışıkları kapatıp penceremi açıp kafamı dışarı uzatıp gökyüzüne bakıyorum ve işte tam orada yukarıda. Dünya dediğim gezeğende yaşadığımın en büyük kanıtı yukarıda asılı, tavşan izi tıpkı Ankara daki gibi, yerinde duruyor, sanki gizliden gülümsüyor. Bulunduğum coğrafyaya inat tıpatıp aynısı asılı gökyüzünde.

Bu garip ülkede ikinci turumda ilk ayımı doldurdum bugün. İlkine göre daha kolay akıverdi zaman, bereket yapacak iş çok, zaman anlamını yitiriyor, geçip gidiyor gizlice. Özledim mi? Bu sefer değil, bu sefer farklı hissediyorum. Bu yolculukta ne ben eski ben kaldım ne de geride bıraktıklarım aynı kaldı. Uzanıp dolunaya kendine baktığımda kısa zamanda çok yol aldığımı görebiliyorum. 

Kendimi hırpaladığım onca senenin ardından, toparlanmak için daha fazla zorlamam gerekli imiş. Hayat küs değilim artık sana, hadi gel barışalım artık.

 

{ 1 Comment }


Mine Vaganti

“Life? It’s just a ride man.”

Aklıma kazınmış sözlerden birisidir yukarıdaki cümle; hepimizin aradığı soruya basit ama bir o kadarda karmakarışık bir cevap aslında. Der ki o çok sevdiğim; “Hayat mı? Lunaparktaki trenle yaptığımız bir yolculuk aslında, bazen inişteyiz bazen de çıkışta. Ama eninde sonunda süre dolup inmek zorunda olduğumuz bir tren yolculuğundayız aslında.. o yüzden boşver dostum. Kafana öyle her şeyi takma”

Aradan geçen yıllar boyunca üstünde düşünmekten asla vazgeçmediğim bir cümle oldu bu; zamanla içine yeni anlamlar kattığım, bazen yakınlaşıp bazen de uzaklaştığım bir cümle işte…

Ferzan Özpetek filmleri neden bilmem bana hep bu yukarıdaki sözleri hatırlatıyor. Belki akdeniz kuşağının dertlerinin aynı olması, belkide o dertlere verdiğimiz tepkilerin hep aynı olmasından. Öyle bir pencereden bakıyorki Özpetek filmleri, onca tasanın ve yükün altında aslında hayatın ne kadar da güzel olduğunu yüzümüze çarpıveriyor aniden, biz daha bilemeden.

Loose Cannon

“Mine Vaganti”; ya da ingilizce adı ile “Loose Cannon“. Türkiye’de Serseri Mayınlar adı ile vizyona girmiş, 2010 yapımı enfes bir film. Tutucu bir italyan ailesinin rengarenk hayatından kısa bir kesit aslında; devam etmenin ve kabul etmenin öyküsü. Avrupa filmlerine tutkun iseniz şiddetle tavsiye ederim.

Filmin müzik albümü ise ayrı bir keyif; olmaz ise olmaz Sezen Aksı şarkısı dahil olmak üzere birbirinden güzel şarkılardan enfes bir karışım olmuş; işte filmin fragmanında yer alan 50 Milla;

Nina Zilli feat.Giuliano Palma – 50mila 

 

{ Leave a comment }